A Kadir Demircan- Mustafa Sabu

Anasayfa


     Hastalıklar Musibetler

   
Ürün Kodu : Hastalıklar Musibetler
Üretici : Hastalıklar Musibetler
Ürün Özellikleri
Hastalıklar Musibetler
 Sipariş        Detaylar
 
 
Detaylar

            

HASTALIKLAR ve

 MUSİBETLERİN VERİLİŞ SEBEPLERİ  

 

MİRCAN

1987 yılından beri İletişim-Yayın -  İslam ve Kuran bilimleri  alanlarında  çeşitli araştırmaları ve çalışmaları olan  yazarın  yayınlanmış 8  , yayına hazırlanan  5 olmak üzere  toplam 13 kitabı bulunmaktadır.

 

 

 

      insanlara ve toplumlara

     iyi haller – kötü haller

 

HASTALIKLAR 

ve

 MUSİBETLERİN

VERİLİŞ SEBEPLERİ

 

A.Kadir DEMİRCAN

 

 

 

İÇİNDEKİLER

1-     Hastalıklar                                                   8

2-     Musibetler                                                  11

3-     Mal ve Can kayıpları ile imtihan                14

4-     Mal, can ve mülkümüzün

      gerçek sahibi Allah’tır                                18

5-     Güçlüklerle İmtihan                                   19

          6- Hastalıklarla İmtihan-Hastalıkların geliş

              sebebi ve tedavisi.                                       21

a)     Hastalıklarla sınava tabi

Tutuluyorsunuz.                                        25

b) Hastalıkların Tedavi yolları                   31

7-     Musibetlerle İmtihan                                 39

8-     Musibetlerin geliş sebepleri ve

Müslümanların sorumlulukları. Helak olmayı

hak eden belde. 46

9-     Sabır ve Tahammül. insan Sabır ve

Tahammül Bakımından Zayıf Yaratılmıştır..56

10-  Musibetlerle İmtihan Edilmenin

Anlamı ve Hikmeti........................................65

11-  Musibetlerin çeşitleri.............................68

1-     Cana Gelen Musibetler

2-     Mala Gelen Musibetler

3-     Dine Gelen Musibetler

12-  Musibetler ve Hastalıklara Karşı

İnsanların Gösterdiği tavırlar......................72

13-  Musibetlerin Gelişi Allah’ın İzni

ve Takdiri İledir............................................73

14-  Hayır ve şerri Allah Verir ve

Müminin Lehinedir.......................................78

15-  İnsanlara Musibet ve Hastalıkların

Veriliş Sebepleri............................................80

16-  Musibetler ve Hastalıkların

Mümine Kazandırdıkları...............................91

17-  İnsan İradesini İyi yada Kötü

Yönde Kullanmaya Kabiliyetli Kılınmıştır.........95

 

 

18-  Bir Millet  Kendini Düzeltmediği Sürece

 Allah da O Milleti Felaha

Kavuşturmayacaktır..........................................98

19-  Kader ve Tefekkür Doğrultusunda

Musibetler ve Hastalıklar...............................103

20-  Musibetlerden ve

Hastalıklardan Kurtulmanın Yolları................107

21-  Musibetlerle Helak Edilen

(Cezalandırılan) Toplumlar.............................112

22-  Günümüzdeki Musibetler, Musibet ve

 Helak Edilmeyi Gerektiren Durumlar............123

23-  Bazı Günahların Cezası Bütün

Topluma Gelir....................................................131

24-  Mal-Mülk, Makam-Mevki ve

    Nimetlerle İmtihan Olunma.............................134

25-Gerçek Müminler Zorluk ve Güçlüklere Karşı

    Sabırlı ve Dayanıklıdırlar, Ümitsizliğe düşmezler........................................................ .137

26-İnsana kötü şeyleri şeytan telkin eder.

 Allah’tan korkanlara şeytan tesir edemez.140

27-İnsanlar, İşledikleri bazı Günahlardan Dolayı Zaman Zaman Çeşitli şekillerde Allah tarafından

ikaz edilirler................................................... ..140

28-Güzellikler ve fenalıklar karşısında

 Müslüman itidalli ve  sabırlıdır...................... .147

 29-.Korku, ümitsizlik ve karamsarlık............. .150

30-Stres ve sıkıntı hallerinde Müslüman......... .154

31-Her zorluğun ardından bir kolaylık gelir...   158

32- Günahlardan dönmek ve teybe

 etmek için Allah sıkıntı ve hastalık verir......... 161

33-Kur'an ve namaz müminler için şifadır......165

34-Allah Günah İşleyenlere Cezada

Acele Etmez......................................................166

35-Allah’ın azabı ve nimeti boşuna değildir...168

 

 

 

 

ÖNSÖZ

İnsanoğlu niçin yaratıldığını bilecek ve yaratılış gerekçesine uygun amellerle kendini teçhiz edecektir. İnsanlık tarihi boyunca, yaratılış gayesinin bilincinden ve kendisine tebliğ edilen dinin hükümlerini hayatına tatbikten uzaklaşan toplulukların mutlulukları hiç görülmemiş veya kısa sürmüş, kötü gidişatlarını düzeltmeleri için yer yer çeşitli şekillerde; acılarla, nimetlerle ikazlara maruz kalmışlar, bu ikazlar fayda sağlamayınca da zaman zaman bazı kavimler helak edilerek yeryüzünden toptan silinmişlerdir. Örnek olsun, unutulmasın, dersler alınsın, aynı hatalara ve yanlışlara düşülmesin diye de Kurdan-ı Kerimde bunlar yaratan tarafından çeşitli kıssalarla, ayetlerle bizlere açıklanmıştır, bildirilmiştir.

Yeryüzünde gerçeklesen hiçbir hâdise boşuna değildir, sebepsiz değildir, tesadüfi değildir. Her bir hadise karşımıza ya sebep ya da sebebin birer sonucu olarak çıkmaktadır. Allah (c.c.) her şeyi, nimeti ve cezayı insan için yaratmış, insanı da kendisine ibadet ve itaat etmek için yaratmıştır.

Öyle ise, bu dünya bir imtihan dünyasıdır, ahretin tarlasıdır, azık kazanma, bir müddet dinlenme, ahrete hazırlanma yeridir. İnsan yaratıldıktan sonra başı boş bırakılmamıştır, görevli melekler vasıtasıyla iyi ve kötü bütün amelleri kaydedilmekte, hesap gününün defteri hazırlanmaktadır.

İmtihan dünyasının sırrı gereği, insanlar çeşitli şekillerde imtihana tabi tutulmaktadır. İnsanın dünyada baºına dûçar olan musibetler, can ve mal kayıpları gibi, hastalıklar ve kazalar gibi acı veren, kıvrandıran bütün tabiat olaylarının insanın imanı gereği anlaşılabilen iki sebebi vardır, birincisi denenmektir. Musibetler, acılar karşısında insan bunun Allah’tan geldiğini, kaderinde var olduğunu bilip tevekkülle, ağır baºlılıkla, dua ve niyazla, Allah’a tam teslimiyetle karşılayacak, ya da, isyan edip, feryadı-u figan edip tevekkülden, ibadetten uzaklaşacaktır. İkinci sebebi de; günahlarından dolayı, Allah’ın emir ve yasaklarından, kanunlarından uzaklaşması sebebiyle, fert olarak ya da bütün topluma verilen ikaz mahiyetindeki, kötü gidişatlarından vazgeçmeleri, Allah’ın dinine bağlanmaları yönündeki musibetlerdir.

Allah’ın dininden uzaklaşan insanlar, kavimler, milletler tarihin hiçbir döneminde gerçek huzura, dünya ve ahiren saadetine ulaşamayacaklardır. Bir toplum kendini düzeltmediği, ıslah etmediği sürece, Allah’ça o toplumu düzeltmeyecektir, huzura erdirmeyecektir. İnsanların baºına gelen felaketler, yine kendi elleriyle İşledikleri günahlar yüzünden olmaktadır Günümüzde, yaşadığımız birçok olaylara ibret gözüyle bakmadığımızdan, dersler çıkarmadığımızdan, olayların sebeplerini ve sonuçlarını düşünmediğimizden bir türlü gerçek huzura, sûkuna kavuşamamaktayız.

Her gün televizyonlardan izlediğimiz; bir bayram tatili süresince trafik kazalarında 400 kişinin öldüğünü, otuz bin kişinin teröre kurban gittiğini, deprem, çığ ve sel gibi felaketlerde trilyonlarca paranın ve yüzlerce can kaybının olduğu haberlerini, iºsizlikten, yoksulluktan bunalan insanların intihar haberlerini, eşkıyanın ve teröristlerin köyleri, yolları ve kasabaları basıp insanları katlettiğini, hırsızlığın, soygunların, vurgunların, mafyanın, kaosların, baskı ve dayatmaların, özgürlüklerin kısıtlanmasının, Müslümanların gericilikle, karanlıkla suçlanmasının, horlanmasının, aşağılanmasının, Bosna’daki Sırp katliamının, Kosovadaki Müslümanlara yapılan soykırımın, Çeçenistandaki Rus işgalinin, Cezayir deki cunta zülmü altında inleyen Müslümanların, Afganistan’daki kardeş kardeşi vuran iç savaºın ve tüm dünyada Müslümanların çektikleri sıkıntı ve zulümlerin sebebini, sonucunu hiç tefekkür ettik mi, hiç bunları yorumlamaya çalıştık mı? Bunlar neden böyle oluyor, neden dinmiyor bu gözyaşları, bu acılar neden bitmiyor hiç düşündük mü? Bu olaylar bir tesadüf müdür, bilinen bir sebebin mukadder sonuçları mıdır, sorumluları bizler miyiz, yoksa başkaları mı, kimler?Evet Kuran’ın belirttiği sebepler ve sonuçları günümüzde de aynen devam ediyor. Allah’ın dininden uzaklaşan fitne ve fesada bulaşan bir topluluk, bir millet nasıl muhtelif dönemlerde musibetlerle, hastalıklarla ikaz edilmişler, cezalandırılmışlar, huzura erememişler ise bugün de aynı hadiseler cereyan ediyor. Bunlardan kurtuluşu da,  bunlara müptela olmayı da Allah bize bildiriyor.

İşte bu kitapta bu konuları detaylı bir şekilde ele alıp incelemeye çalıştık. Bu eseri dikkatlice, düşünerek okuduğunuzda, daha önceleri hiç dikkatinizi çekmeyen, farkında olmadığınız birçok konunun, olayın farkına varacaksınız, şuuruna ereceksiniz, yaşamın gayesini, varoluşunuzun gerekçelerini ve gereken icaplarını yeniden, daha kuvvetli bir şekilde kavrayacaksınız. Hayatınızın akış istikametini, olayların sebeplerini ve sonuçlarını değiştirmede farklı bir frekans yakalayacaksınız.                

                                         A. Kadir DEMİRCAN

 

 

HASTALIKLAR

Hastalıkları genel olarak iki ana başlık halinde incelemek mümkündür.

1.Maddi hastalıklar, 2. Manevi hastalıklar

Maddi hastalıklar bilindiği üzere; insan vücudu üzerinde çeşitli sebeplerden dolayı meydana gelebilen ve yine ihtisas sahibi insanlar tarafından deneyim ve formüllerle ortaya konulmuş çeşitli ilaçlar ve bu ilaçları hastanın hastalığına uyarlayarak teşhisi ve tedaviyi sağlayan, doktorlar tarafından iyileştirilebilen bir özelliğe sahiptir.

Manevi hastalıklar ise; insanın vücuduyla, hayvan-i benliğiyle ilgili olmayıp, ruha niyetle, insanın ruhî benliği, inanç ve imanın tezâhürü uhrevi ve fiziki amelleriyle terennüm eden hastalıklar sınıfından sayılmaktadır. Maddi ve manevi hastalıklar bir kişiye olabileceği gibi, birçok kişiye, bir topluma, bir millete topyekün sirayet  edebilme, etkileyebilme özelliklerine de sahip bulunmaktadır.

Her iki hastalığı veren de, onların tedavisini, çaresini bulan, insana öğreten ve tedavisini emreden de Allah’tır. Her şey Allah’ın bilgisi, ilmi dahilindedir.

Her iki hastalığı da insana Allah verir, verdiği hastalığın ilmini, tedavi yöntemini de öğretir, emreder. Verdiğini sebepsiz olarak vermez ve almaz. Bu hastalıklardan korunma metotlarını ve tedbirlerini nasıl bildirdiyse, tedbir almayıp bu hastalığa dûçar olanların kurtulmaları için de akıl verdiği insana, ilmide vererek, aklını ilim üzerinde kullanıp hastalıktan kurtulmasını sağlar. Hayvanlara akıl vermediği için ilimde vermemiştir, mükellefiyet de yüklememiştir. Onun için hayvanlar hastalanırlar, tedavi olamazlar, hastalıktan korunamazlar. Allah hayvanları insanlar için yaratıp, insanların hizmetine nimet olarak sunduysa, onların hastalıklardan ve musibetlerden korunma ve tedavi edilme sorumluluklarını da insanoğluna yüklemiştir.

Allah insanı iki benlik halinde yaratmıştır. Birincisi ruhani-i benliktir ve insan ana rahminde üç aylık iken Allah tarafından bu kendisine giydirilmiştir. İkincisi ise hayvan-i benliktir. Her iki benliğinde gıdaya ihtiyaçları vardır. Hayvan-i benliğin gıdası, ekmek, su, havadır. Ruhani, yani ilahi benliğin gıdası da Allah’a, yaratıcısına ibadet, itaat, tefekkür ve zikirdir. Nasıl ki, hayvani benliğin gıdasını almayan, yani bir müddet yemek yemekten, su içmekten, hava almaktan mahrum kalan beden zayıflar, hastalanır, bitkin düşer, erir ve nihayet ileriki aşamalarda ölüp yok olur ise, ruhani-i benliğin gıdasını almayan yani namaz kılmayan, Allah’ı anmayan, iyi ameller işlemeyen, zikretmeyen insanoğlunun da ruhani benliği hastalanır, zayıflar, uzun vadede ölür, yok olur, kalp katılaşır, cehennemde yanacak yakıt haline, odun haline gelir, fakat insanoğlu bunun farkında olamaz. Bilindiği üzere cehennemin yakıtı insanlar ve taşlardan oluşmaktadır.

Hastalıklar, musibet, ve felaketler insanlar içindir, insan için bir meşgale, bir imtihan, ebedi ahiren yurdunu kazanabilme uğrunda meşakkatli bir sebep, imtihanın sırrı belki de vesilesidir. Sebepsiz yere hastalık verilmez, bazı hastalıklar ve musibetler yapılması yada yapılmaması gereken, sebeplerden ve amellerden dolayı insanoğluna dûçar eylenir. Bazıları da direk olarak, asli bir sebep ve sınav karşılığında insana verilir. Netice itibariyle sebepsiz hiçbir şey yoktur. Hastalıkların ve musibetlerin tedavisinden önce, sebeplerinin araştırılması ve sebeplerin tedavi edilmesi elzemdir. Sebeplerin ortadan kaldırılması, dûçar olunan hastalık ve musibetlere karşı sabır ve tıbbi tedavinin tüm icaplarının zerresine kadar ümit ve sebatla yerine getirilmesi ihlaslı bir mümin için mutlak bir şarttır.

Manevi hastalıklara gelince; bu hastalıklar iki boyutludur. Yaratılış gayesini unutan, Allah’a ibadet ve itaatten, Kuran’a bağlılıktan uzaklaşan, Allah’ın emir ve yasaklarını hiçe sayan, her türlü günahı işleyen ve daha da ileri giderek Allah’ın kanunlarına, peygamberlerine muhalefet edip, yeryüzünde fitne ve fesat çıkararak kafirleşen ve bu halleriyle aşağılarında aşağısına inen bir mahluk haline dönüşen insan tam manasıyla bir hastadır. Bu hastalıktan kurtulmayan, kurtulma mücadelesi içerisinde dahi olmayan kişi, ruhani benliğini de öldürmüş bir insan konumundadır ve bu insan ebediyetini mahvetmiş, kaybetmiş, cehennemin yakıtı olan bir cisim niteliğine bürünmüştür.

Manevi hastalıklara yakalanan insan maddi hastalıklarla da mücadele edemez, hastalıklar üst üste gelir, altından kalkılamaz bir durum haline dönüşür. Böyle olunca da, her ikisine de yenik düşme, netice itibariyle de hem içinde bulunduğu fani dünyasını, hem gitmek üzere olduğu ezeli dünyasını mahvedenlerden, kaybedenlerden olmuş olur. Maddi hastalıkların tedavisi ve reçetesi, manevi hastalıkların reçetesinde mevcut bulunmaktadır. Çünkü bütün bunlardan korunmanın yol ve yöntemleriyle, uygulama ve tedavi metotları tüm dünyanın anayasası ve kılavuzu olan Kur'an-ı Kerimde mevcut bulunmaktadır.

MUSİBETLER

 

Musibetler, felaketler ve insanoğlunun aleyhine dûçar olan her türlü olaylar, bahsetmiş olduğumuz manevi hastalıkların bir tezahürü, beşeri ve ilahi bir neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Musibetlerin çoğu insanın kendisindendir, işledikleri ameller yüzündendir. Allah sebepsiz yere insanları cezalandırmaz, felaketler ve musibetlerle ikaz etmez. Musibetler şahsi-hususi olduğu gibi umumidir de, bir kişiye ve beldeye, bir topluma, bir millete ve kıtaya çeşitli özellik ve niteliklerde olabilir. Manevi hastalıkların baş gösterdiği, bir çığ gibi büyüyüp yayıldığı ve insanların çare dahi aramadığı toplumlar yeryüzünden silinip yok edilmiş ve yerine yeni milletler getirilmiştir. Aynı hastalıkların tekerrür etmemesi ve aynı musibetlere dûçar olunmaması ve bunun hak edilmemesi için Kur'an-ı Kerimde bu husus sık sık bahsedilerek, kıssalar halinde önceki milletlerin durumları, hak ettikleri musibetler ve üzerlerine gerçekleştirilen felaketlerin ceza olarak kendilerine uygulandığından bahsedilmekte ve böylece insanlara öğüt verilerek musibetlere karşı tedbirli olunması, yaratan tarafından ikaz edilmektedir.

Musibetlerin Allah tarafından olanlar, vakti ve şiddeti belirlenir, insanlar tarafından hak edilir. Allah sebepsiz yere hiçbir kimseye ve topluma musibet dilemez, musibet insanın kendindendir, sebep amellerin neticesidir.

Allah Günahkar Bir Kavmi; Akıllarını Başlarına  Alıp Düşünsünler Ve Doğru Yolu Bulsunlar Diye Nimetlerini Kısarak, Musibetlere Ve Felaketlere Dûçar Eder.

A’ raf: 130. “Biz firavun ve cemaatini belki akıllarını başlarına alırlar diye kuraklıkla ve mahsullerin kıtlığı ile tutup sıktık.”

A’ raf 131 “Onlara bu iyilik gelince, bu bizim hakkımızdır derler. Bir fenalık isabet etse Musa ve onunla beraber olanlara uğursuzluk yüklenirdi. Gözünüzü açın ki, onların uğursuzlukları Allah katındandır. Fakat çoğu bunu bilmez.”

Evet insanlar büyük günahlar ve sapkınlıklar, işlerler, Allah’ın emirlerine muhalefet eder ve isyan ederler, bunun farkında olmazlar, ne anlama geldiğini bilmezler. Allah’ın Bunlar kendilerini düzeltmeleri, sapıklıklarından vazgeçmeleri için ikaz niteliğinde çeşitli şekilde ve zamanlarda gönderdiği musibetlerden de haberdar olmazlar, üzerlerine alınmazlar, farkında bile olmazlar, bağlantı kurup yorum bile yapmazlar, tam bir gaflet, dalalet ve hıyanet içerisindedirler.

Allah’a Ve Peygamberlerine Muhalefet Edenler Hüsrana Uğrayacaklar Ve Helak Olacaklardır:

Mücadele; “Size, Allah’a ve peygamberlerine muhalefet edenler kendilerinden evvelkilerin dökülüp helak oldukları gibi helak olmuşlardır. Halbuki biz apaçık âyetler de indirmiştik. Kâfirlere zelil edici bir azap vardır.” buyurulmaktadır. Görüldüğü gibi Kur'an-ı Kerim daha dün, bugün inmiş gibi taptaze ayetlerle, açık  kıssalar ve öğütlerle dopdolu bir kitap olarak bulunmaktadır. Sanki asırlar öncesi yaşanan olaylar, o günkü kâfirler ile firavun zihniyeti aynen bugünde mevcut bulunmaktadır. Öyle ise ilahi ikazları güncelleştirerek gereken tedbirleri derhal yerine getirmeliyiz.

Görülüyor ki, o günkü firavunların yerini bugün çağdaş kâfirler almışlar, her halleri ve hareketleriyle, tüm yaşamları ve güçleriyle İslâm’a ve Müslümanlara karşı savaş açmışlar, küffarlıklarını pekiştirmek ve yaymak için her yolu ve metodu denemektedirler. Sanki musibetlerden, Allah’ın adaletinden, cehennemin yakıtı olmamaktan emin olmuşlar, bir yerden iyi haber almışlar gibi davranmaktadırlar.

Nahl. 45-46 “Kötülükleri düşünüp hile yapanlar Allah’ın kendilerini yere batırmasından veyahut bilmedikleri ve idrak etmedikleri yerden azabın gelmesinden emin mi oldular? Yahut onları bir yandan bir yana döndükleri sırada azabın helak etmesinden emin mi oldular? Onlar Allah’ı aciz bırakacak değillerdir.”

 

MAL VE CAN KAYIPLARI İLE İMTİHAN

 

(Kazalar, yangın, yaralanma ve ölümler, malların zarar görmesi ile imtihan olunma)

Allah’a Teali; üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip olarak yarattığı insanoğluna, “mallarının ve canlarının ziyanıyla, eksilmesi, zarar görmesi yahut yok olmasıyla imtihana tabi tutulacaksınız” buyurarak, bunun hikmetini de açıkça insanoğluna ferman buyuruyor. Tabii ki bu açıklamadan, açıkça ferman buyurmadan sonra insanoğlu ne yapacak, bu can ve mallarının eksilmesi karşısında.İşte buna bakıyor Allah’u Teâla. Ne yapacak insanoğlu, feryadı-ı figan mı eyleyecek, isyan mı edecek, küfre mi düşecek Allah’tan bilip O’na teslim mi olacak.

Bakara: 155. “Ant olsun ki, sizi biraz korku, açlık, canlardan, mallardan ve mahsullerden yana eksiltmeyle imtihan edeceğiz. Bunları sabredenlere müjdele.”

Bakara: 156. “Ki, onlar, kendilerine bir belâ geldiğinde, Biz, Allah’ın (teslim olmuş) kullarıyız. Ve biz ancak O’na dönücüleriz derler.”

Bakara: 157. “İşte onlara Rablerinden bir mağfiret ve rahmet vardır, ve onlar hidayete erenlerdir” buyurulmaktadır.

Fertleri terbiye etmek için elbette can yakıcı bela lâzımdır. Hak ile batıl savaşında samimi olanlarla olmayanları birbirinden ayırmak için, korku, açlık, canların yanması, malın zararı veya yok oluşu gibi imtihanlar lüzumludur. Zahmet çekilmeden, kolaylıklar içerisinde kabul edilen inançlar ve yaşanan imani ameller bir mühlet sonra pörsüyüp kaybolabilirler. Ne zaman iman uğrunda canlar verilirse imanın gönüllere yerleştiği, pekiştiği en iyi derece de anlaşılır. Yani müminler, önceki müminlerin karşılaştıkları musibetlere dûçar olup sabırla mukabele edebildikten sonra, ancak o seviyeye yükselebilirler, imtihanın sırrını kavrayabilirler.

Müminlerin imanının kuvvetlenmesi için elbette belâ lâzımdır. Şiddetler; gizlenmiş kuvvetleri, saklı enerjileri coşturup meydana  çıkarır. Müminin imanı şiddet darbeleri altında daha da kuvvetlenir.

Gerçek ölçü ve değer, zorluklara karşı tahammüldür. Şiddette çekingenlik, tarafsızlık kalmaz. Şiddet esnasında bütün perdeler kalkar, basiret tecelli eder, göz alabildiğine ufukları seyre dalar ve kainatta mümin yalnız Allah’ı görür. Hiçbir şey yok; yalnız O var, hiçbir güç yok, yalnız O’nun gücü var. Hiçbir irade yok; yalnız O’nun iradesi var. Yegane sığınak O... Kur'an bu mertebeyi ne güzel ifade ediyor.

“Sabredenlere müjdele ki, onlar, bir musibete dûçar olduklarında “biz Allah içiniz ve yine O’na döneceğiz” derler... (Bakara, 156)

Biz yalnız Allah içiniz... Her şeyimiz, bütün varlığımız, canımız Allah için. Tekrar dönüş yine O’na. Yalnız O’na teslim oluyoruz.

İşte sabredenler bunlardır. Kerem sahibi Resulullah’ın tatlı nimetler müjdelediği, vaat ettiği kimseler onlardır.

“İşte onlar için Rableri tarafından mağfiret ve rahmet vardır, hidayete erenler de onlardır.” (Bakara. 157)

Rableri tarafından salavat vardır onlara, melekler de onlar için salavat getirir.

Açlık, korku, malların, nefislerin, meyvelerin azlığı... Şahadet ve ölüm. Meşakkat ve çırpınma. Nihayet yorgunluk, bitkinlik. Ağır mükellefiyetler ve uzun meşakkatlerin bitmeyen tükenmeyen mücadelenin yorgunluğu.

Hak teâla hazretleri, bütün bunları terazinin bir kefesine koyuyor ve karşı göze de tek şey yerleştiriyor. Rableri tarafından mağfiret ve rahmet.

Hak teâlanın kendilerine ihsan etmiş olduğu rahmet, mağfiret ve şahadet mükafatların en büyüğüdür. Mallar, canlar ve nefis sıkıntıları, ve meyvelerle fedakarlığın mükâfatı. Korkunun, açlığın ve şiddetin mükâfatı. Ölümün ve şahadetin mükâfatı. Terazinin bu gözü verilen ihsanlarla daha da ağır basıyor, zira bu ihsanlar, bütün vergilerden çok ağırdır.

İşte Allah’u Teâlanın, Müslümanları o akıl almaz fedakarlıklara hazırlamak için tatbik ettiği terbiye metodu.Allah’a, Allah davasına, Allah’ın dinine kendini adayanlara Hak Teâlanın koyduğu terbiye metodu.

Âl-i İmran: 186. “Mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olunacaksınız. Sizden evvel kitap verilenlerden ve müşriklerden bir çok ağır sözler işiteceksiniz. Eğer bunlara sabreder, Allah’tan sakınırsanız muhakkak bu azme değer işlerdendir.”

Musibet, imanın ve hak davetin bir kanunudur. Ondan kurtulan yoktur. Mallarda ve canlarda eziyet zarûridir. Fakat sabır, mukavemet ve azim de gerekir.

Eziyet; Cennet’e giden bir yoldur. Cehennem nasıl şehvetlerle örtülmüş, kuşatılmışsa, cennet de zorluklarla örtülmüş ve kuşatılmıştır. Bu daveti yüklenen ve onun sırtına yüklediği mükellefiyetlerle kendine gelen bir cemaatin meydana gelmesi için bu yoldan başka bir yol yoktur.

Bu yol, bu cemaati terbiye ve onun hayır, kuvvet ve tahammül gibi, gizli kalmış kıymetlerini meydana çıkarma yoludur. Bu yol mükellefiyetleri yerine getirmek için fiilen çalışma, insanın ve hayatın hakikatini gerçek olarak bilme yoludur. Bu şekildeki hareket bu davetin gerçek sahiplerini tespit etmek içindir.

Bu davetin ve davetçilerin kuvvetli olması içindir. Mukavemet, gizli kalmış kuvvetleri meydana çıkarır, çoğaltır, toplar ve bir noktaya yöneltir.

 

 

“Kula bela gelmez

 Allah yazmayınca

 Allah bela yazmaz

 Kul azmayınca”

                      Arzu KARAPINAR

 

MAL, CAN VE MÜLKÜNÜZÜN GERÇEK SAHİBİ ALLAH’TIR.

 

Herkes canının, malı ve mülkünün Allah indinde bir emanetçisidir, sahibi değildir, gerçek sahibi Allah’tır. Ancak herkes, can, mal ve mülkünün  gerçek sahibinin Allah olduğunu ve kendisinin bunların emanetçisi olduğunu bilecek, ancak emaneti kendi malıymış gibi koruyacak, korumakla kendini mükellef  kılacaktır.

Yunus: 55. “Biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır.

Mülk Allah’ındır, insanoğlu doğar ve bir parça bezle kefenlenerek kabre girer. İki metre bezin dışında kabre hiçbir şey götüremez. Her şey emanetçilere yani varislerine kalır. Bu ilahi kanun dünya durdukça devam eder gider.

İnsan bu mallarının emanetçisi olacağına göre bu emanetten öbür tarafa yani ahrete götürme hakkı yoktur, ancak hayır hasenat yolunda tasadduk etme hakkı vardır, ancak bu hayırlı işlere sarfları kendisiyle gidecektir. Onun için bu malları kazandığına sevinip, kaybettiğine üzüleceğinin yerine sarf etmesiyle sevinmeli, huzur bulmalı ve imtihanının sırrına mahzar olmalıdır.

Bakara: 274. “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikar hayra harcayan kimseler var ya; işte onların, Rableri katında ecirleri (mükafatları) vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”

Hûd: 6. “Yerde yürüyen ne kadar canlı var ise hepsinin rızkı ancak Allah’a aittir.”

Bakara: 268. “Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur cimrilik ve sadaka vermemekle emreder.”

 

GÜÇLÜKLERLE İMTİHAN

 

Allah’u  Teâla insanoğluna: sadece imanî telkin ve esasları eda edip yahut da dilden “ben Müslüman oldum, ben ölmekten, hesap vermekten korkmam” deyip cenneti beklemesinin bir hata olacağını telkin ediyor.

Ve insana; siz sizden önceki ümmetlerin İslâm yolunda çektikleri çileleri, sıkıntı ve meşakkatleri, bu yoldaki can ve mal kayıplarını, yaptıkları mücadeleleri yapmadan öylece cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz diye soruyor.

Bakara: 214. “Sizden önce gelenlerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız. Peygamber ve onunla beraber müminler; Allah’ın yardımı ne zaman diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardır. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı şüphesiz yakındır.”Buyurarak; Malları ve canlarıyla cihat eden, belâ ve meşakkatlere katlanan, Allah’a olan vaatlerini yerine getiren, tüm mücadele ve musibetlere göğüs geren kimseler için hazırlanmıştır cennet diyor.

İşte Allah ilk Müslüman cemaatine böyle hitap etti ve her Müslüman cemaate de aynı hitabı yöneltiyor. Allah bu ikazla daha önce geçen imanlı toplulukların tecrübelerine bizim dikkatlerimizi çekiyor.

Kendi sancağını ellerine verdiği, yeryüzünde emanetlerini, şeriatını, nizamını onlara teslim ettiği seçilmiş kullarını Allah bu kanunu ile terbiye etti. Aynı kanun ile bizleri de terbiye edecek.

Sıkıntı ve zaruret halinde sebat edenler, sarsıntı halinde dayananlar başlarını kasırgaya çevirmeyenler, Allah’ın yardımından başka yardım olmayacağına inananlar,  Allah dilediği zaman yardımının geleceğine inananlar müstahak olurlar. Mihnet ta zirvesine çıktığı zaman bile, onlar başka yollara değil, sadece Allah’ın yardımına güvenirler.

Âl-i İmran: 142. “Yoksa Allah, içinizden mücadele (cihat) edenlerle (çile ve musibetlere) sabredenleri belli etmeden (iman-i telkinleri pratiğe geçirmeden) Cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz.

Evet, sonu olmayan, her gün karşılaşılan meşakkatler vardır bu yolda, iman ufkuna doğru yol alma meşakkati. Düşünce ve gidişatla imanın icaplarını tamamen yerine getirme meşakkati.

Bâtılın su yüzüne çıkıp yükseldiği ve muzaffer bir kumandan edasına büründüğü devrelerde sabır. Yolun uzaklığına, engellerin çokluğuna, meşakkatlerin fazlalığına karşı sabır. İnsan nefsinin zorluklardan, darlıklardan, çarpışmalardan, zindanlardan, zahmetlerden kaçıp rahat etmeyi arzulamasına karşı sabır. Daha bir çok şeylere karşı sabır. Cennet yolunda. Hayallerle ve laflarla ulaşılamayacak olan cennet yolunda sabır.

 

 

 

 

HASTALIKLARLA İMTİHAN

HASTALIKLARIN GELİŞ SEBEBİ VE TEDAVİSİ

 

İlk insandan beri, bütün insanlık tıp sahasını ihmal etmemiş, hasta olmama ve hastalıktan kurtulma yollarını aramıştır. Sevgili Peygamberimiz de bu hususta buyurdukları bir çok hadis-i şeriflerde, tıp ilminin önemini belirtmişler ve insan sağlığı üzerinde durmuşlardır.

Aslında hastalıkları iki gurupta ele alıp inceleyebiliriz. Nedir bunlar; maddi hastalıklar, manevi hastalıklar. Biz burada maddi hastalıkların üzerinde duracağız. Yani maddi hastalıkları hem manevi hem de maddi metotla iyileştirme yöntemlerini tespit edeceğiz.

Bilindiği gibi ilim ikidir, bunlar beden ve din bilgisidir. Gerçekten ilimler içinde en lüzumlu olanı, bedeni koruyan sıhhat bilgisi ile, ruhu koruyan din bilgisidir. Dinimiz, beden bilgisini, din bilgisinden önce öğrenmeyi emretmektedir. Çünkü insan bütün vazifelerini vücut sağlamlığı ile yerine getirebilir.

Sağlık bilgisi de iki kısımdır: Biri hijyen, yani sıhhati korumaktır. İkincisi ise, terapatik olup, hastaları iyi etmektir.

Bugün tıp ilminin sahası yalnız hasta insanları şifaya kavuşturmak zannedilerek daraltılmakta ve tıbbın asıl gayesi bir tarafa bırakılmaktadır. Çünkü tıpta aslolan, insanlara hastalığa yakalanmama yollarını göstermektir.

Tıp ilminin ikinci kısmı hastaların şifaya kavuşturulmasına çalışmaktır. Peygamber efendimiz Ey Allah’ın kulları, hasta olunca hastalığınızı tedavi ettiriniz! Çünkü Allah’u Teâla, hastalık gönderince ilacını da gönderir ve Allah’u Teâla her hastalığın ilacını yaratmıştır. Yalnız ölüme çare yoktur” buyurarak, terapatik sahada çalışıp araştırma yapmayı, ilerlemeyi, yeni  tedavi metotları keşfederek hastaların iyileştirilmesini emretmiştir. Önce bunları bu şekilde bilmek ve inanmak gerek.

Muhakkak ki¸ iman sahibi müminler bilmeli ve inanmalıdırlar ki, hastalıklar da, onların çeşitleri, dereceleri de, tedavileri de Allah’tandır.

Sıhhatlik hali de hastalık hali de, Allah’ın dilemesiyledir, bir imtihan vesilesiyledir.

İnsanoğlu devamlı mücadele içindedir. Hayatın bir esprisiyle karşı karşıyadır. Hasta olmamak için mücadele edecek, hastalandığında bunun Allah’tan geldiğini bilerek hastalıktan kurtulmak için mücadele edecek. Şifa bulduğunda şükür edecek, sağlığının kıymetini bilip ona göre amellerini yeniden düzenleyecek. Başkalarını, başka hastalıkları göz önüne alarak haline şükredip, tefekkür edecek.

İnsan mahluktur, zayıftır, kusurlu yaratılmıştır. Rabbi’nin himayesine muhtaçtır. Ne zaman dara düşse, sıkıntı çekse, bir hastalığa uğrasa, hele maddi gücünün tükendiği zamanlarda, hemen Rabbi’ni hatırlar, O’ndan yardım umar. Sesini O’na duyurmak ister, en içten şekilde O’na yönelir, halini arzeder. Bunun adı duadır.  Yani kul, zaman zaman kendini yaratana, Allah’ına dua etmek ihtiyacını duyar. Allah’da onun duasını, içten ve ihlasla yalvardı ise kabul eder, onun ihtiyacına cevap verir.

Allah, dua edilmesini, kendisine yalvarılarak istenmesini sever. Dua edilmemesine, kendine yalvarılmamasına gazap eder. Bu bakımdan kul gerek sağlığında gerekse hastalandığında dualardan gafil olmamalı, duadan acizlik göstermemelidir. Zira dua eden Hakka yalvaran, O’ndan isteyen hiçbir kimse helak olmamıştır.

Duasız kimseler, Hakka yalvarmasını akıl edemeyen zavallılar, helaka, mahva, yok olmaya mahkum kimselerdir.

Onun için her akıllı mümin, her zaman sık sık Cenab-ı Hakka iltica edip, hem O’na sığınmak, hem de dünya ve ahret saadetleri için muhtaç olduğu her şeyi istemekten geri kalmamalıdır. Çünkü dua aynı zamanda bir ibadettir, ibadetin özüdür, müminin silahıdır.

Dua, gelecek olan belalara da faydalıdır. Onların define sebep olur. Her şey Allah’u Tealanın ilminde ve emrindedir. Olmuşu-olacağı bilir. Kulunun duasını kabul etti mi, duasından hoşlandı mı, onun zararına olacak her şeyi def eder.

Nitekim hadis-i şeriflerde şu şekilde buyurulmaktadır.

“Şüphesiz ki, dua hem başa gelen ve hem de henüz gelmemiş olan şeylere faydalıdır. Ey Allah’ın kulları duaya devam ediniz.” (Tirmizi) Dua ettim de kabul olunmadı demek doğru değildir. Dualar mutlaka kabul olur. Fakat bazen çok çabuk netice alınır, bazen geç netice alınır, badende ahrete bırakılır. Bazen de onun başına gelecek başka hastalık ve musibetlerin define vesile olur. Hatta yarın kıyamet gününde Cenabı-ı Hak kuluna sorar:

“Falan zaman şöyle bir dua etmiştin. Ben de sana istediklerini vermemiştim değil mi” der.

Kul da; “Evet Ya Rabbi” diye cevap verir. Sonra Cenabı-ı Hak tekrar kuluna;

“İşte, onu cennette şöyle şöyle nimetler verilmek için sakladım” deyince kul;

“Ah keşke hep istediklerim bugüne kalsaydı” diye temennide bulunacaktır..

Duanın kabûlü için gerekli şartlar şunlardır.

1-Tam bir iç ve dış temizliği

2-Niyet ve kabûl edileceğine inanmak

3-Tövbe -i istiğfarda bulunmak, pişmanlık duymak

4-Sadaka ve hayır işlerinde bulunmak

5-Duanın evvelinde, Allah’a hamdı sena, Peygambere salata selam etmek

6-Duanın sonunda Fatiha okuyup bütün müminlerin ruhlarına bağışlamak.

İnsanın yaratılışında muhakkak hikmetler vardır. Allah, erkeğe karşı kadını güçsüz yarattığı gibi, bütün insanoğlunu da sabır ve tahammül bakımından zayıf yaratmıştır. İnsan bir hastalık ve musibet karşısında olumsuz, tepki göstermeye ve hemen isyana başlamaya meyilli bir varlıktır. Bu meylini ancak akılla, idrakle ilimle, sabırla, tahammülle, tefekkürle, Allah'a bağlanmaya ve yardımı yalnızca Ondan istemeye yönelerek önleyebilir.

Nisa: 28. “Allah sizden ağır tekliflerini hafifletmek ister. Ve insan zayıf olarak yaratılmıştır.”

Fussilet: 49. “İnsan kendine hayır istemekten usanmaz. Eğer ona bir zarar dokunursa, derhal yese düşer ve ümidini keser.”

Allah yukarıdaki sözleriyle, kullarına lütufta bulunup vaaz ettiği dinin hikmetlerini açıkça izah ediyor ve bir fiil bunları yaşamaları için de dinde mevcut olan hayırdan ve kolaylıklardan haberdar ediyor. Tabii insanında bu hikmetleri görmesini, gözlerini, gönüllerini açarak araştırmasını ve bulmasını istiyor.

      HASTALIKLARLA SINAVA TABİ TUTULUYORSUNUZ

.

Allah, insanları açıkça, kötü hallerinden vaaz geçip tövbe etmeleri, hak olan davayı benimseyip sarılmaları, takvaya yönelmeleri ve cennetine hak kazanabilmeleri için hastalıklar ve musibetlerle, bir takım sıkıntılarla ceza vererek imtihan ediyor. Çünkü cenneti kazanmak kolay olmuyor, olmadığını bu şekilde deklare ediyor. Hastalıkların tövbe için birer fırsat olduğunu Mevla aşağıdaki âyet-i kerimelerle ifade buyuruyor.

En’am: 42. “Ant olsun ki, biz senden önce bir takım ümmetlere peygamberler gönderdik. Dinlemediler de onları, şiddet ve zaruretlerle kıvrandırdık... olur ki yalvarırlar.”

Encam:43. “Hiç olmazsa, böyle şiddetimiz onlara geldiği zaman, bari yalvarsaydılar! Fakat kalpleri katılaşmış, şeytan da bütün yaptıklarını, kendilerine süslü göstermişti.”  

 Şiddetlerin Allah’a döndüremediği gönüller taşlaşmıştır. Artık ona şiddetin sıkıntısından doğan yumuşaklıklar tesir etmez. Artık bu gafletten uyaran uyarıcıları almaz ve gönlünü uyanık tutarak bu canlı emirlere bağlanıp icabet etmez. Aslında şiddet Allah tarafından kullara imtihan için verilir. Kalplerinin kapıları açılır ve Rabbi zülcelallarına döndürür onları bu şiddet.

Hastalıklara sabır gösterenler takva sahibi kimselerdir. Hastalıklara sabrın Allah’a bir itaat, ibadet olduğunu ve imanın tezahürü ve pekişmiş bir inanç pratiğinin simgeleşmiş halidir diyebiliriz, hastalıklar karşısında sabır için.

Bakara: 177. “Yüzlerinizi “namazda” doğu ve batı tarafına çevirmeniz hayır ve taat değildir, fakat hayır ve ibadet, Allah’a, ahrete, meleklere, Allah’ın indirdiği kitaplara ve peygamberlere iman edenin ibadetleridir ve Allah sevgisi üzere, yahut mala olan sevgisine rağmen, malı “fakir” akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere, köle ve esirlere harcayan, namazı gereği üzere kılan ve zekatı veren kimsenin, ahitleştikleri zaman sözlerine sadık kalanların, ihtiyaç ve sıkıntıda, HASTALIKTA ve şiddetli savaşlarda sabredenlerin hayrıdır. İşte bu vasıfları taşıyanlar, hakka uyan sâdıklardır ve bunlar takva sahibidirler.”

Hastalıkların geliş sebeplerini bu ilahi ikazlarla öğrendikten sonra tedavi metotlarını da tespit etmeye çalışalım. Zaten asıl tedavi, bu hastalığın Allah tarafından, bir sınama vesilesi ve imanın pekişmesine sebep olarak gönderilmiş olduğunun bilincinde olunmasıdır. Bundan sonra diğer basit tedaviler diyebileceğimiz metotlar birbirini izler. İnsanın kendi kendine imanıyla, ilmiyle, kısaca aklıyla bulabileceği en pratik tedavi yöntemleri vardır. Bunlar, duadır, namazdır, hayır-hasenattır, Allah’a teslimiyettir, şifalı bitkiler, meyvelerdir ve tıp ilmidir, tıbbın yazdığı reçetelerdir.

Kur'an başlı başına, bütün maddi ve manevi hastalıklar için bir şifadır, rahmet kaynağıdır, gönüllere su serper, katılaşmış kalpleri yumuşatır.

İsra: 82. “Biz Kuran’dan öyle ayetler indirmekteyiz ki, müminler için şifa ve rahmettir. Zalimlerinde ancak sapıklığını artırır” buyuruyor Cenabı-ı Mevla.

Evet Kur'an bir şifa, namaz bir şifa, tedavinin en zirvedeki tatbikatı. Bir bilim adamına göre iki binli yıllarda, doktorlar kendilerine müracaat eden hastaların reçetelerine “NAMAZ KIL” yazacaklar.

Yine Kur'an, inananlara işaret buyurarak tedavi olmanın kaynağını, ilacını, şifasını gösteriyor açık-seçik olarak.

Nail: 69. “...O arıların karınlarından renkleri muhtelif bal çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Doğrusu bunda da düşünecek bir topluluk için büyük bir alamet vardır.”

Arının bal yapmasını ve bal nimetinin niteliklerini ve inceliklerini insan aklının çözmesi mümkün değildir. Balda şifa bulunduğuna dair varit olan ilahi emri tıp otoriteleri çeşitli şekillerde izah etmektedirler.

Namaz olduğu gibi balda şüphesiz her derde deva olabilmektedir.

Bir hadisi şerifte “Her ay üç sabah bal yalayan kimseye büyük bir bela (hastalık) gelmez”... buyurulmaktdır.(Hz. Ebu Hüreyre’den rivayet edilmiştir.)

Peygamberimize: Ey Allah’ın Resûlü! Hastalandığımız zaman  tedavi yollarını aramazsak, bu günah mıdır diye sorulunca; Aleyhisselatü vesselam:

“Tedaviyi arayın ey Allah’ın kulları! Zira Allah Teâla hazretleri koyduğu her hastalığa şifa koymuştur, bundan sadece ihtiyarlık hariçtir” buyurdular.

Hastalıklarla imtihan meselesini daha pratik ve anlaşılır bir şekilde özetlemek gerekirse;

İnsan sıhhatli halinin kıymetini hastalanınca yani ufak bir dişinin ağrımasıyla daha iyi anlıyor. Fakat sağlığına kavuştuğunda da aynı eski haline dönüveriyor, yani sağlığının kıymetini, sağlığın Allah tarafından bir nimet olduğunu unutup nankör kesiliyor. Elemli bir hastalığa yakalanınca herşeyden evvel Allah’a sığınıyor ve O’ndan yardım istiyor O’na yalvarıyor. Kendi kendisine, hastalığının geçip eski sağlığına kavuştuğunda, çok güzel ameller işleyeceğine söz veriyor, kararlaştırıyor, sağlığına kavuşur kavuşmaz da bütün bu olup bitenleri, verdiği sözü unutup dalıyor önceki dünya hallerine.

İnsanoğlu şöyle bir düşünse, bin bir çeşit hastalık var, hepsi de birbirinden farklı, hepsi de insanlar için verilmiş. Kimi hastalıklar var bir ömür boyu sürüp gidiyor, kimi hastalıklar var insanı kıvrandırıyor, malını, mülkünü ve tüm servetini bu yolda harcayıp bitiriyor ve halâ iyileşme olmuyor. Kimi hastalıklar da var insanın doğmasıyla birlikte geliyor ve bir ömür boyu devam ediyor. Kimi hastalıklar da var insanı ölüme götürüyor, çaresini halâ insanlar keşfedememiş bulunuyor.

Gerçekte insanın; sağlıklı olduğu için devamlı şükür ve Allah’a dua etmesi gerekir, hastalandığı zaman ise, diğer hastalıklara ve hastalara bakarak kendisinden daha kötü durumda olanları görerek mevcut haline şükretmeli Allah’a daha fazla dua etmelidir.

Ölümcül bir hastalığa yakalanan kişiyle, geçici basit bir hastalığa yakalanan kişilerin ortak bir yönleri vardır, bu da tabii ki imtihan olunmalarıdır. Burada imtihan sırrı olarak, basit bir soruya verilebilecek cevap ile zor soruya verilebilecek cevap önemlidir. Basit soruya verilemeyen cevap ile ağır soruya verilebilen cevap imtihanın sırrını keşfetmesi açısından mümin için son derece önemlidir. Allah bir kulunu burada kolay bir soruyla sınıyor, diğer bir kulunu da zor bir soruyla sınıyor. Her şey Allah’ın ilminde, dilemesinde değil mi, öyle ise Allah istediği şekilde diler, dilediği şekilde ister, istediği şekilde kullarını imtihana çeker.

Resulullah şöyle buyurmuştur.

“Mümin kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık bir üzüntü hatta bir ufak tasa isabet edecek olsa, Allah onun sebebiyle müminin günahından bir kısmını mağfiret buyurur...(Kütübüssitte, c.14, s.287)

Yine bir rivayete göre; Resulullah aleyhisselatü vesselam, Ümmü’s -Saib, (r.a.)’in yanına girdi ve;

“Niye zangırdıyorsun, neyin var?” diye sordu.

Kadın da; Sıtma var, Allah belasını versin! Dedi. Aleyhisselatü vesselam da:

“Sakın sıtmaya sövme! Çünkü o, insanların hatalarını temizlemektedir, tıpkı körüğün demirdeki pislikleri temizlediği gibi” buyurdular.

Buradan açıkça anlaşılıyor ki; Allah’u Teala insanlara günahlarından dolayı ikaz mahiyetinde, musibet verebildiği gibi hastalık da verebiliyor. Yine anlayabiliriz ki, ileri de günah işlemesi mümkün olan kişilere bir hastalık önceden verilince Allah’a sığınıyor, bağlanıyor, kötü hallerini iyi hallere dönüştürerek işleyeceği günahlardan da bu şekilde uzaklaşmış oluyor. Yahut da; sevdiği mümine verdiği bir hastalık onun kabir azabını azaltıp, ahiret nimeti olarak yarın karşısına çıkarıyor.

 Bu hususları destekleyen Peygamber efendimiz (S.A.V.)’e ait iki hadisi Hz. Ebu Hüreyse (r.a.) anlatıyor.

Resulullah (S.A.V) sıtmalı bir hastayı ziyaret edip demiştir ki;

“Müjde! Zira Allah Teâla hazretleri diyor ki, Humma benim ateşimdir, ben onu mümin kuluma musallat ederim, ta ki, ateşten tadacağı nasibini (dünyada) tatmış olsun” buyurdular. (Tilmizi, Züht, 57, 2348)

“Mükafatın büyüklüğü belanın büyüklüğü ile orantılıdır. Allah bir cemaati sevdi mi onları musibete müptela eder. Kim bundan razı olursa Allah da ondan razı olur. Kim de razı olmazsa Allah da ondan razı olmaz” buyurdular. (Kütübüssitte, c.13, 289)

Her  hastalığın insanı ağır şekilde kıvrandıran cinsleri ve bu hastalığa dûçar olan imanlı ve salih amelli mümininde bunun Allah’dan geldiğini bilip gerekli çareleriyle birlikte dua ve niyazla Allah’a yönelişi karşılığında Allah’u Teâlanın da bu vaziyete karşılık onu günahlarından temizlediği bir gerçektir.

Bu hususu Peygamberimiz (S.A.V.) şu şekilde ifade buyurmaktadır.

“Allah Teâla hazretleri ferman etti: “İzzetim ve celalim hakkı için, mağfiret etmek istediğim hiç kimseyi, bedenine bir hastalık, rızkına bir darlık vererek boynundaki günahlarından temizlemeden dünyadan çıkarmayacağım” (Kütübissitte, c. 17, s. 290)

“Bir kul, salih amel işlerken araya bir hastalık veya sefer girerek ameline mani olsa, Allah ona, sıhhati yerinde ve mukim  iken yapmakta olduğu salih amelin sevabını aynen yazar.” (Kütübissitte, c.13, s.291.)

 

 

 HASTALIKLARIN TEDAVİ YOLLARI

 

İslâm’a göre hastalık bakara suresi 155 ayeti kerimesinde haber verildiği üzere imtihan şartlarından biridir. Yani insanoğlu diğer bir çok musibetler gibi hastalıklarla da imtihan olunacaktır.

Müslümanın hastalık anlayışını tanımlamak üzere Cenabı-ı Hak bir ayeti kerimede “Kişiye her belâ ve musibet kendi eliyle yetişir.” (Şura: 30) buyurmaktadır. Bu ilahi beyan, tıbbi-i nebevi açısından ehemmiyet taşır. Zira kişi bu inançla hasta olmamasının kendisi açısından ve kendi eliyle ön tedbirlerini alacaktır. Bazı hadis-i şeriflerde bu tedbirlerden birisi de günah işlemekten, Allah’ın emirlerine kaçınmaktır şeklinde belirtilmektedir.

Zira musibetlerin bir çoğu kişiye, işlediği günahlar ve yanlış yolda ve istikamette olduğundan dolayı Allah tarafından bir ikaz ve ceza olarak verilmektedir. Bu ifade daha açık olarak Müslüman şu inancı vermektedir. Musibete uğramamak ve bu arada da hasta olmamak isteyen kişi günah işlemekten kaçınmalı, güzel ameller işlemeye yönelmelidir.

Peygamber efendimiz (S.A.V) “Hastalığınızı ve ilacınızı size açıklıyorum, haberiniz osun hastalığınız günahlardır, ilacınızda istiğfardır” buyurarak, böylece hastalıkların günahla, tedavinin de tövbe-i istiğfar ve güzel ameller işlemekle irtibatına dikkat çekmişlerdir.

tıbbi-i nebevi tedavi konusunda şu hususları benimsemektedir.

1-Hastalığı da şifayı da veren Allah’tır.

2- Allah her hastalığın şifasını yaratmıştır.

3-Hastalanınca mutlaka şifa yolları aranmalıdır.

4. Şifa için başvurulabilecek çeşitli tedavi yolları mevcuttur.

Hastalığı da, şifayı da veren Allah’tır gerçeğinden hareketle, yani ister hastalık olsun, ister şifa olsun Allah’ın iradesi, bilgisi, meşieti dışında cereyan eden tesadüfi bir şey değildir. İmtihan, ikaz, ceza, mükafat gibi pek çok gaye hikmetler üzerine Allah hastalığı ve şifayı yaratmıştır. Bir yaprağın düşmesinden dahi haberdar olan Allah’ın bir kulunun, hatta binlerce, on binlercesinin hastalığından ve şifa bulmasından haberdar olmaması mümkün müdür.

İslâm her hususta ümitsizlik ve yeisi reddediyor. Tövbesi kabul edilmeyen günah olmadığı gibi, tedavisi olmayan hastalık ta yoktur.  Mümin şifa verici ilacı noktalayıncaya kadar tedaviye devam etmelidir. Her hastalığa şifa yaratıldığına göre, boşa giden gayretleri “bu hastalık tedavisizdir” diyerek yeisle noktalamamak, belki şifayı bilen birine daha rastlamadık  diyerek, hayatın son anına kadar deva aramaya devam etmek müslümanın yapması gerekli olan bir vazifedir.

Tedavi yolunda muska yaptırmak, taşımak, âyet yazıp ve okuyup suyunu içmek gibi ameliyelerin cevazında ihtilaf vardır, büyücülük ise haram sayılmıştır.

Kader inancı ve tedaviye gelirsek, Peygamberimiz (S.A.V) “tedavi de kaderdendir” buyurmuştur.Kaderimizde ne olduğunu ise sadece Yaratan bilmektedir, biz bilemeyiz. Bizce meçhul olan şeyi dinimiz, oturarak karşılamayı emretmiyor, arayarak karşılamayı emrettiğine ve esas olan dine uymak olduğuna göre, kaderimizin Allah tarafından bilindiğine inanırken, hastalığımıza karşı şifayı da arayacağız, zira emir böyle buyurmaktadır.

-Başlıca tedavi yollarını şu şekilde sıralayabiliriz.

Perhiz, kan aldırma, dağlama, ilaç, hava değişikliği, rukye, dua ve sabır.

Perhiz: Hastalığın tedavisinde faydalı olacak gıdaların alınması, ya da zararlı gıdalardan ve miktarlardan kaçınılması şeklinde özetlenebilir.

Kan aldırma: Cahiliyye devrinden gelme ve peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) tarafından da benimsenen bir tedavi metodudur.

Dağ Vurdurma: İslâm öncesi bir tedavi metodudur. Hastanın durumuna göre Peygamberimiz tarafından tavsiye edildiği ve yasaklandığı da görülmüştür. Ehil kişiler tarafından el ve çeşitli aletler ile yapılan tedavi metodudur. Tehlikeli ve özel bir maharet isteyen bir metot olduğundan alimlerce pek tavsiye edilmemiştir. (akupunktur, kültür, fizik, iğne, buğulama, masaj, vs.)

Ameliyat: Günümüz tıbbının en gözde ve geçerli sayılan tedavi metotlarından biridir. İslâm öncesi ve saadet asrı çağındaki milletler arasında bu metoda başvurulmadığından, Hz. Peygamberimizin hadisi  şeriflerinde bu hususla ilgili ne lehte nede aleyhte bir görüş bulunmamaktadır.

İlaç: Bir çok hastalıkların tedavisinde daha kullanışlı ve pratik bir metot olan ilaç tedavisine her dönemde rastlamak mümkündür. Ağızdan alınanlar, kulak, burun, göz, deri ve boğaza damlatılanları mevcuttur. İlaçların hammaddesi esas itibariyle şifalı bitkiler ve otlardır.

Bugün tıbbın ürettiği ve eczanelerde satılan ilaçlar ile birlikte, lokman hekimlerin verdiği ve baharatçılarda satılan tabii otların karıştırılıp kaynatılmasından da bir çok hastalığa ciddi şifalar üretilmektedir.

Diğer ilaçlara oranla bunların yan tesirleri de bulunmamaktadır. Bal, süt, çörek otu, zeytin yağı, mantar, kına, arpa, böğürtlen kökü vs. gibi bitkiler en belirgin örneklerdendir. Haram bir maddeden ilaç yapılmasını ve hastalık için şifa aranmasını Peygamber efendimiz (S.A.V) men etmişlerdir.

Su tatbiki: Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) çeşitli hastalıkların hararetini düşürmek için vücuda soğuk su tatbikini tavsiye eder. Yer altından çıkan çeşitli sıcak, soğuk, kükürtlü, çamurlu vs. sularında bazı önemli hastalıklara ciddi şekilde şifa olduğu mutlak bir gerçektir.

Mekan Değişikliği:

Bulundukları evden, bölgeden başka bir eve ya da bölgeye taşınmak da bazı hastalıklara şifa olmaktadır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) yeni girdikleri evden hastalık ve uğursuzluk bulduklarını söyleyenlere de orayı terketmelerini tavsiye etmiştir.

Bulunduğu bir ortamdan, tamamen değişik bir ortama ve yaşam tarzına geçiş bazı hastalıkların hemen tedavisinde  etkin bir rol almaktadır.

Hava Değişikliği: Sıcak bir ortamdan nemli bir ortama ya da nemli bir ortamdan nemsiz bir ortama, farklı bir havadan daha değişik bir hava ortamına girişin de bir tedavi metodu olduğu sünnette yer almaktadır.

Rukye: Cahiliyye devrinden kalma bir metottur. Dinimizde buna okumak veya nefes etmek denilmektedir. Bir kısım hadisler bunu tevekküle aykırı bularak yasaklamalarıyla birlikte, Peygamberimiz (S.A.V.)’in göz değmesi, zehirli hayvan ısırması gibi hususlarda  rukyeye başvurduğu da bilinmektedir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Medine’de hastalara okumayı meslek edinenleri dinleyerek, dualarında-okuyuşlarında İslâm dinine mugayyir küfür içeren sözler olmadığını kontrol eder, küfrü çağrıştıran söz olmayanlara izin verdiği rivayet edilmiştir.

İslâm’a göre Şer’an yasak olan nefes “efsuncuların ve cinleri teshir iddia eden cincilerin nefesidir."

Dua: Dua bütün hastalıklar için en önemli bir tedavi metodudur. Hastalıklardan korunma safhasında başvurulduğu gibi, hastalanan kimsenin tedavi sürecinde de başvurulan bir metoddur, çaredir. Bir hadisin son kısmında “Belâya dua ile karşı koyun” buyrularak, kişi bizzat kendi kendine dua edebileceği gibi başkası için de dua edilmektedir.

Müminin mümine duası müstecaptır diyen Resulullah’ın hastaları ziyaret ettiğinde şöyle dua ettiği belirtilir.

“Ey inananların Rabbi! Şu hastalığı gider, şifa ver, şifa veren ancak sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Hiçbir hastalık bırakmayan şifa ile şifa ver” buyrulmaktadır.

 

Tedavi Edicilerin durumları:

Peygamberimiz tedavi ediciler yani doktorlar üzerinde de bizzat durmuşlardır. Liyakatli olmayan tedavici sebep olacağı kazadan sorumlu tutulacaktır.

Tedavide liyakat olunca kadın ve erkek ayrımı yapılmamakla birlikte yabancı bile olsa kadının erkeği, erkeğinde kadını muayene ve tedavi edebileceği, muayene için gerekli olan bakmak, elle dokunmak gibi ameliyelere yer verilebileceği hususunda hadislerden yola çıkan İslâm alimleri buna cevaz vermişlerdir.

Burada tedavi edicinin gayri müslim olması, ilacın da bunlar tarafından imal edilmiş olmasında dinen hiçbir mahzur yoktur.

Sabır: En büyük ve en geçerli tedavi metotlarından biri de muhakkak ki, sabırdır. Sabır, hastalığı hafifletmekte, hastayı rahatlatacak hatta tamamen bertaraf edip yok edecek vasıtalardan biridir.

İnsanların mala, cana gelecek çeşitli musibetler ve hastalıklarla imtihan edileceğini bildiren âyeti kerime bu musibetlerin çaresini de göstermektedir. Zira ayetin sonunda “sabredenleri müjdele” denir. Âyetten anlaşılan o ki, gelen musibeti ve hastalığı, asgari zararla atlatmanın yolu metaneti kaybetmemek, insanlara şikayet etmemek, isyan etmemek, dengesiz hal ve hareketler içinde olmamak, bağırıp çağırmamak ve kısaca bütün bunlar için sabırlı olmak, sabretmektir. Peygamberimiz (S.A.V.) de hastalığa karşı sabretmeye teşvikte bulunmuştur.

Kendisine hastalığına karşı, Allah’tan şifa talep edivermesi için başvuran bir kadına “Dilersen dua edeyim, Allah şifa versin, dilersen sabret cennet senin olsun” demiştir. Tedaviye başvurulsa da hastalığın elemlerine karşı sabır esastır, çükü tedavi hiçbir zaman kesin netice vermez.

Diğer bir tedavi metodu da Namaz’dır. Namaz şifadır. Hz. Muhammed (S.A.V.) mescidde Hz. Ebe Hureyre (r.a) yi, namazını kılmış otururken  rahatsız bir vaziyette görünce “Karnın mı ağrıyor? diye sorar. Ebu Hureyre (r.a) de; Evet Ey Allah’ın Resulü der.

Resulullah (S.A.V.) “Öyleyse kalk! Namaz kıl! Çünkü namazda şifa var” buyururlar.

Namaz da gerçekten maddi ve manevi hastalıkların birçoğuna şifa vardır.

Namaz bedenen birçok hareketleri ihtiva etmektedir. Bunların sağlığa tesiri bütün tıp otoritelerince ve herkesçe bilinen bir husustur. Namaz mukaddes bir ibadettir, feyzle doludur. Kişinin onun feyzinden feyzlenmesi, maddi manevi hastalıklarına şifa bulması Rahmet-i ilahiyeden beklenir. Namaz bir meşguliyettir. Zihnin, fikrin, hayalin,dikkatin dünyevi umurdan koparılıp mealiyete, ruhaniyete, maneviyete çekilmesidir. Hele huşû, hudu ve huzur ile kılınan namaz, insanı, dünyevi olan ihsaslardan fevkalade uzaklaştıracak, acılarını, ızdıraplarını, duymaz hale getirecek, en azından onları asgari seviyede algılar, hisseder durumda tadacaktır.

Tedavinin çeşitli usullerinden olan; telkin, dua, ümit, sevinç, heyecan vermek, unutturmak, ferahlatmak, efkarı ve üzüntüsünü gidermek, mahçup etmek vs. gibi yöntemlerden bir kısmı namazda mevcuttur. Ashab’ın namaz esnasında gürültü duymadıkları, yaralarındaki acıyı hissetmedikleri rivayetlerle sabittir. Tabii ki hastalığın tedavisi sadece namazda aranmamalı, diğer usul ve yöntemlere de başvurulmalıdır.

Evet, hastalıklarla ilgili her açıdan önemli hususların penceresini bu şekilde aralamaya çalıştık. Hakiki iman sahibi bir insan, bütün bunları okuduktan ve ibretle düşünüp tefekkür ettikten sonra kendinde bir hafifleme, rahatlama, cesaret, umut ve güven hissedecektir. Görüş ve düşünceleri ile bakış açısı tamamen olumlu yönde değişecektir. Ruhen, psikolojikmen ve moralmen rahatladığını hatta hastalığın tamamını yada büyük bir bölümünü üzerinden attığını hissedecektir. Bu çok önemli bir gelişmedir. İsterseniz bu konuyu bir daha okuyun. Biraz iyileştiyseniz daha da iyileşeceksiniz. İnsan bilmediğine düşman kesilir, bilmediği konular karşısında sıkışıp kalır, bilmediğini de bilmez, ümitsizliğe düşer. Şimdi siz bu meselenin hallini öğrendiniz, tedbirli, kararlı ve azimlisiniz ve şifaya kavuştunuz yada kavuşmak üzeresiniz.

Kendinizi bir dinleyin. Lütfen.

 

MUSİBETLERLE İMTİHAN

 

Musibet: Ansızın geliveren felâket, sıkıntı veren insanı derinden etkileyen kıvrandıran, çaresiz bırakan hadise, olay. Büyük zarar, üzüntü ve sıkıntılara yol açan olay, belâ halleri, kötü ve aleyhte gelişen olaylar, hayrete düşüren acı verici gelişmeler demektir. Musibetin anlamı sözlüklerde bu şekilde tanımlanmaktadır.

Musibetlerin maddi ve manevi sebepleri ile birlikte sonuçları da vardır. Hiçbir şey sebepsiz olmadığına göre bu da sebepsiz değildir. Ölümden başka insanoğlu her şeyin devasını, çaresini bulabildiğine göre musibetlerinde önlenebilmesi insan iradesiyle bir derece mümkündür.

İslâm’ın bu husustaki genel prensibi “İnsanın karşılaştığı iyilikler, güzellikler Allah’tandır, kötülükler ise kendi işledikleri yüzündendir.” Prensibidir. Allah hiçbir kuluna kötülük, musibet dilemez. Kader olayında, insanın akli melekelerinin fonksiyonel hale getirilmesi ve müspet bir iradi tasarrufla Allah tarafından değiştirilmesi hususu dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.

Peygamberimizin (S.A.V.) bu husustaki beyanı. “Ömrü sadece yapılan iyilik artırır. Kaderi de sadece dua geri çevirir. Şurası muhakkak ki, kişi işlediği günah sebebiyle rızkından mahrum edilir” buyrulmaktadır.

Ebu Sâidi’l -Hudrî (R.a) anlatıyor; “Resulullah (S.A.V.) hasta yatmakta iken yanına girdim. Elimi üzerine koydum. Ey Allah’ın Resûl’ü! Hararetiniz çok fazla dedim.

Biz (Peygamberler) böyleyiz. Belalar bize katmerli gelir, buna mukabil de katmerli verilir” buyurdular.

Ey Allah’ın Resûlü! Hangi insanlar en çok bela çekerler? Dedim.

“Peygamberler” buyurdular. “Sonra Salihler” buyurdular ve açıkladılar. Onlardan biri fakirliğe öylesine mübtela olur ki, kendini örten abadan başka bir şey bulamaz. Onlar, sizin bollukla sevindiğiniz gibi fakirlikle de sevinirler” buyurdular.

Peygamberimizin (S.A.V) Uhut savaşında bir dişi kırılıyor ve başından da yaralanıyordu. Yüzündeki kanları, siliyor, bir taraftan da “Kendilerini Allah’a çağıran peygamberlerin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl iflâh olur?” diyordu.

Bunun üzerine, Allah’u Teâla hazretleri bu sözleri sanki tevekküle uygun bulmayarak, ikaz mahiyetindeki şu âyeti kerimeyi okumayı inzal buyuruyorlardı:

Al-i İmrân: 128 “Kullarımın tedbir ve idaresinden senin elinde birşey yoktur ve sen onların inkarlarından mes’ul değilsin. Allah dilerse onlara tövbe nasip eder, dilerse zalim oldukları için onlara azap verir” ilâhi ikazında bulunmaktadır.

Bu olaydan, hadis ve ayeti kerimenin ışığında anlıyoruz ki, Allah sevdiği kullarına imtihan sebebiyle bir musibet gönderiyor. Salih amel işleyen salih kullarına gönderdiği bu musibet sayesinde onları sınıyor, sabırlarını deniyor, bu imtihanı tevekkül ve sabırla geçiren yani kazanan kuluna da, musibetin etkisi anında katmerli bir sevap vadediyor, mükafat veriyor. Musibetin şiddetiyle çarpılmış ve katlanarak çoğaltılmış bir sevap işleniyor amel defterinin sağ kısmına.

Musibetlere karşı tedbirli olmanın yolu güzel amel, musibetler karşısındaki müslümanın birinci görevi ve hareket tarzı ise sabırdır. Hadislere göre sabır üç türlüdür. Musibete karşı sabır, itaatta sabır, günah işlememekte sabır.

Resulullah (S.A.V.) “Kim, kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Allah ona üç yüz derece yazar” buyurmaktadır.

Muhakkak ki sabır imanın yarısıdır, sabır imandan gelir. Sabırla iman arasındaki ilgi, bedenle baş arasındaki ilgi gibidir. Peygamberimiz, efendimiz (S.A.V.) diğer bir sözünde de sabrı çok net bir şekilde ifade etmektedir.

“Makbul sabır, musibetle karşılaştığın ilk andaki sabırdır” buyurmuşlardır. (Kütübisitte.) Cilt.9, sh. 539)

Bu hadisten anlaşılan; kalbe hücum eden ilk duygular sırasında, onun gereklerine uymayıp sebat edilirse işte bu makbul sabırdır. Allah’ın mükafat vadettiği sabırdır.

Hattabî, biraz farkla şöyle açıklar;

Sâhibi, şeriatça övülen sabır, musibet aniden geldiği anda ortaya konan sabırdır, bundan sonraki sabır değildir. Çünkü zamanla musibetin şiddeti biter, azalır, alışılır ve unutulur. Kişi musibet sebebiyle sevaba mazhar olmaz, zira musibet kendi elinde değildir, kişi musibet karşısındaki metanet ve güzel sabrı sebebiyle sevap kazanır.

Diğer bir anlam da, hadis-i şerif ve ayeti kerimelerden çıkarılan anlamlı bir mesaj da şudur:

Fazla üzüntü tevekkülü azaltır, isyanı yoğunlaştırır, bu bakımdan yasaklardan biri olarak ifade edilebilir.

Ümmü Seleme (R.a) rivayetine göre: Resulullah (S.A.V.) “Kendisine bir musibet gelen müslüman Allah’ın emrettiği “Biz Allah’ınız ve ancak O’na döneceğiz. Bana bu musibetim için ücret ver. Ve bana bunun arkasından daha hayırlısını ver” derse Allah o musibeti alır ve mutlaka daha hayırlısını verir” buyurur. Bu duayı yapmayı her müslümana tavsiye etmektedir.

Musibet, hadislerde mü’mine eziyet veren her şey diye tarif edilmiştir. Musibet sırasında inne lillâhi ve inne ileyhi Raciûn denmesi, Kur'anı Kerîm’in emridir.

Bu ayeti kerime Bakara suresi, 156’da geçmektedir.

“Öyle sabredenler ki, kendilerine bir bela geldiğinde biz Allah’ın teslim olmuş kullarıyız ve biz ahiret’te de ancak O’na dönücüleriz” derler işte onlara Rablerinden bir mağfiret vardır. Ve onlar, hidayete erenlerdir.”          (Bakara, 156-157)

Bunu söylemeye (okumaya) istirca denir. Bunu söylemek kaza ve kadere teslimiyete rızanın ifadesidir. Zira “Biz Allah’ınız ve Allah’a dönücüyüz” manasının içinde, mal ve can her şeyimizin Allah’a ait olduğunu, mülk sahibinin mülkünde dilediği gibi tasarruf yetkisine sahip olduğunu itiraf etmemiz, kabûl etmemiz mevzu bahistir. Resulullah (S.A.V.) küçükte olsa her musibet karşısında ıştırca okumamızı tavsiye etmektedir.

En büyük musibet:

“Ey insanlar! İnsanlardan veya müminlerden her kim bir musibete dûçar olursa, başına gelen musibetin şiddetini benim (ölümüm) sebebiyle maruz kaldığı musibetle hafifletsin. Çünkü, benden sonra ümmetimden hiç kimse, benim musibetimden daha şiddetli bir musibetle karşılaşmayacaktır.”

Resulullah (S.A.V.) burada: bir mümin için en büyük musibetin, kendisinin vefatı olduğunu belirtiyor. Bu böyledir. Çünkü her mümin Peygamberimiz (S.A.V.)’i, malından, canından, annesinden, babasından, kesata uğramasından korktuğu ticaretinden daha çok sevmekle mükelleftir. Musibet eğer kişinin malına, canına veya diğer sevdiklerine bir zararın gelmesi veya onlardan birinin helak olması ise, bunların hepsinden çok sevdiği Resulünün ölmüş olması onun en büyük musibeti olmaktadır. Böyle düşünebilen mümin nazarında diğer musibetler büyük bir oranda da küçülür, sabrı, itidali kolaylaşır. O’na tekrar kavuşmaya, birlikte olmaya inandığımıza göre, o musibet bir ölçüde manasını değiştirir. Böyle düşününce diğer musibetler üzülmeye değmeyen şeyler olabilir.

Ünlü düşünür Şakik Beshi de: “Belâya feryat eden, Allah’a kafa tutmuş olur. Feryat etmek belâyı geri çevirmez ama, sabretmenin ecir ve sevabını yok eder” diyerek sabır hususunu dikkatlere sunuyor.

Musibetler insanın yada insanların, bir toplumun, milletin işlediği günahlar, sapıklıkları yüzündendir. İnsana veya bir millete ve onları takip eden, onların yerine getirilen diğer milletlere ders ve ibret olsun diye verilir. Ceza ve ikaz unsurları birinci plandandır. Yani hem şahsi musibetler hem de genele ait musibetler mevcuttur. Kötü bir toplumun işledikleri karşılığında verilen musibetlerde tabii ki bazı iyi kişilerin, musibeti hak etmeyenlerin de zarar görmesi mümkündür. Bunun da çeşitli hikmetleri vardır.

Kur'an-ı Kerim bu hususu şu şekilde ikaz eder;

Şura: 30-31 “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir. Allah ise, kullarının günahlarının çoğunu affeder.. buyrulmaktadır.

Burada Allah, musibeti insanların bizzat kendilerinin hak ettiğini belirtiyor. Yani musibet insanın kendisindendir.

Bazı musibetlerden iyi kişilerde etkilenir demiştik. O toplumun içinde bulunan, o toplumla aynı şartları paylaşan, aynı havayı teneffüs eden, iç içe kalmış kişiler. Dolayısıyla bu kişilere de bir ikaz var bu musibetle. Çünkü umuluyordur ki, o iyi kişiler, bu kötü gidişat karşısında hiçbir gayret göstermemiş, düzeltilmesi hususunda katkısı olmamış ve bu suçundan dolayı da aynı musibetle kendiside cezaya uğratılmış oluyor. Diğer bir husus da; önceden ikaz olunma hususu, Allah ikaz ediyor kötü gidişata dur demezseniz, bu gidişat karşısında hiç bir planınız, projeniz, gayretiniz, tepkiniz olmazsa cezada ayrım yapmam diyor.

Enfal: 25: “Bir de öyle bir musibetten korkun ki; o, yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez. Bilin ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”

Böyle bir cezanın başkalarına da geçeceğini yani diğer bir deyimle kurunun yanında yaşında yanacağını, musibetin umumi olacağını belirtiyor.

Şahıslara ve toplumlara has, hatta belirli asırlarda yaşayan diğer dünya toplumlarına ait bir cezalandırma durumu var.

Allah’ı peygamberi tanımayıp, yeryüzüne fesadı yayan, azgın toplulukların dünyadaki cezalarının ahirete bırakılmayışı. Ya da ahrette çarptırılması gereken cezaların, diğer toplumlara ikaz olur, onların ıslahında faydalı olur düşüncesiyle bu dünyada tatbik edilmesi.

En’am. 42-43 “And olsun ki biz, senden önce bir takım ümmetlere peygamberler gönderdik. Dinlemediler de onları, şiddet ve zaruretlerle kıvrandırdık... olur ki yalvarırlar.

Hiç olmazsa, böyle şiddetimiz onlara geldiği zaman, bari yalvarsınlar! Fakat kalpleri katılaşmış, şeytanda bütün yaptıklarını, kendilerine süslü göstermişti.”

Allah’ın kitabına ve peygamberine itaatten uzaklaşan kavimler yeryüzünde hiçbir zaman mutlu ve huzurlu olamamışlardır ve hiçbir zamanda olamayacaklardır. Şiddetli zaruret ve musibetler de bu hallerinin düzeltilmesine, pişmanlık duyup normale dönmelerine etkili olmayınca geriye o toplumun yerle bir edilmesi kalıyor. Allah’ta bu yerle bir olmayı yani helak edilişi tatbikata koyuyor. Bizden önce nice kavimler yok edilmiş, bunların en büyük delili yine Kur'an-ı Kerim’de geçen kıssalar oluyor. Yine yer yüzünü gezdiğimizde o helak edilen şehirlerden kalıntılarla, bir çok tarihi eser ve yapılarla karşılaşıyoruz, bunlara şahit oluyoruz.

 

MUSİBETLERİN GELİŞ SEBEPLERİ VE MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUKLARI

HELAK OLMAYI HAK EDEN BELDE:

 

 İsraf.16: “Bir memleketi helak etmek istediğimiz zaman, o memleketin zevke düşkün öncülerine peygamberlerinin diliyle, itaat emrederiz. Onlar, orada boyun eğmezler, itaat etmezler. Artık o memleket üzerine hüküm gerçekleşmiştir. İşte o memleketi helak eder de ederiz.”

Yukarıdaki ayeti kerime çok açık ve dehşetli bir ayeti kerimedir.

Burada zevke düşkün öncüleri tabiriyle; toplumun elebaşıları, liderleri, aydınları, zenginleri, idarecileri ve belli bir üst tabaka insan veya sınıf kastediliyor.

İdare mekanizması bunların elindedir, güç bunlardadır, servet ve konfor bunların ayaklarına kadar gitmiştir. Ancak içlerinde bulundukları bu nimetler onları şımartmış, servete dalıp gevşemelerine sebep olmuştur.

Nimetlerin ve bolluğun karşılığında Allah’a şükredecekleri yerde azgınlığa, sapıklığa, isyana doğru yol almışlar artık halka karşı dayatma ve zulümlerden zevk duymaya, tatmin olmaya başlamışlardır. Heva ve heveslerini yerine getirirken kimseyi gözleri görmez olur. Artık memleketin başına bela olmuşlardır. O milletin mukadderatını ve manevi değerlerini çiğnemeye, onlarla alay etmeye, hakaret edip aşağılamaya başlamışlardır. Şeref, ırz ve namus mefhumu ayaklar altına düşmüştür. Kendilerine karşı çıkıp hesap soran yoksa o memleketi tamamen ifsat ederler, sömürmeye başlarlar.

Milleti dejenere edip aralarında fuhuş, içki, putperestlik ve taşkınlığı yayarlar.

Milletleri millet yapıp yaşatan ve her milletin ulaşabilmek için can attığı manevi değerleri hiçe sayarlar. Böylece o millet izmihlale uğrar, çöker, hayatiyet beka ve kuvvet unsurlarını yitirir. Ve nihayet mahvolup, hayat sayfası kapanır.

İsraf sûresinin bu 16 numaralı âyeti kerimesi Allah’ın bu sünnetini dile getiriyor. Bir memleketin, milletin batmasını gerektiren ahval tahakkuk edince Allah o memleketi batırmak yani cezalandırmak ister. Zira o memleket batmaya, helak olmaya mustehak hale gelmiştir. Memleket de bozgunun elebaşıları çoğalmıştır. Halk, yani Müslümanlar bunlarla mücadele etmemekte, yaptıklarına engel olmamaktadır, korkup çekinmekte ve kaçmaktadırlar. Halkın bu davranışına karşılık Allah o elebaşıları kendilerine iyice musallat kılar. Artık her şey çığırından çıkmış ve Allah’ın düsturunun tahakkuk etme günü gelmiştir.

Böylece o memleket batar, helak olur insanları da tarihten yok olup, silinip gider. Olup bitenlerden mesul olan o memleketin milletidir, halkıdır yani her bir Müslüman veya bütün Müslümanlardır, her biri tek tek ve hep birlikte sorumludurlar. Çünkü bozguncu elebaşıların ve idarecilerin kötü hareketlerine karşı çıkmamışlar, yaptıklarına göz yummuşlardır. Başlarına gelenler onların yüzünden gelmiştir. Onların mevcudiyeti ve davranışları bir milletin toptan ifsat edilmesine sebep olmuş, Allah da bu yüzden memleketlerini yok etmiştir.

Eğer onların önlerini kesip maddi ve manevi değerlerinin çiğnenmesine, kötülüklerinin yayılmasına şu ya da bu şekilde müsaade etmeselerdi, engel olmuş olabilselerdi Allah’ta onları sebep kılıp böyle bir felaketi verecek değildi.

Allah iradesi, beşer hayatı için değişmez sırlar ve nizamlar koymuştur. Bir şeyin sebepleri vücut bulunca netice de derhal zuhur eder ve Allah’ın iradesi  tahakkuk etmiş olur. Allah fışkı emretmez. Çünkü o kötü şeyleri emretmekten münezzehtir. Ancak bir milletin içinde azgın elebaşıların mevcut ve üstelik hükümran oluşu o milletin izmihlale doğru gittiğinin ve yıkılmaya mahkûm olduğunun delilidir. İşte o zaman layık olduğu cezayı vermek üzere Allah’ın iradesi tecelli eder. Bu cezanın verilmesine asıl sebep olanlar ise, içlerinde azgın elebaşıları barındırıp onlara hayat hakkı tanıyan halktır.

Zuhur eden netice, sebeplere dayanarak zuhur etmiştir. Allah’ın sünneti kaçınılmaz bir sonuçtur. Allah onları fısk işlemeye sevk etmemiş, fakat onlar, içlerindeki elebaşılarının bu yoldaki faaliyetlerine müsamaha göstererek kötülüklerin yayılmasına sebep olmuşlardır.

Ortaya şu netice çıkmaktadır ki, bir memlekette  Allah’ın emrine muhalif, Allah’ın hükümlerine, Müslümanların her türlü yaşam ve faaliyetlerine düşmanca yaklaşan bozuk bir düzen hüküm sürdüğü zaman o memleketin halkı bu düzeni yürütenlere karşı çıkmaz, neme lazımcılık yolunu tutarsa o memleket batmaya, musibete uğramaya, helak olmaya mustehak olur ve helak edilir.

Allah’ın bu nizamı, Hz. Nuh (A.s)’dan sonra her asırda zaman zaman tecelli etmiştir. Hangi ümmette günahlar, çoğalıp yayılmışsa o ümmet bu akıbete dûçar olmuştur. Kullarının günahını en iyi gören ve haberdar olan Allah’u Teâla’dır.

Evet Allah’u Teâla Nuh tufanından sonra daha bir çok günahkar toplumların cezasını musibetlerle helak ederek verdiğini açıkça beyan ediyor.

İsraf. 17: “Nuh’san sonra nice nesilleri yok ettik. Kullarının günahlarından haberdar ve onları gören Rabbin yeter.”

İşte böyle bir fitne neticesinde o zalimlerle birlikte, toplumun içindeki o fitneye karşı mücadele eden iyi insanlar ile mücadeleden geri duran insanlar da topyekün birlikte, ayırt edilmeksizin helak ediliyorlar.

“Bir de öyle bir fitneden (Musibet) sakının ki, o fitne içinizden yalnız zulmedenlere isabet etmez...En fal. 25”

İçlerinden bir kitlenin her ne çeşitte ve surette  olursa olsun zulmetmesine, sapkınlık etmesine müsamaha gösteren, onları şu ya da bu şekilde destekleyen, zalimlerin yüzüne hakikatleri haykırmayan, müfsitlerin yolunu kesmeyen, onlara engel olmayan toplum ve kişiler elbette zâlim ve müfsitlerin akıbetine uğrayıp, cezaya mustehak olurlar.

Zulmün en büyüğü ve azgını Allah’ın hayat nizamını terletmek ve onun hükümleriyle alay etmektir.

Mü’min, Allah’ın emirlerine uyulmadığını, kulların putlaştırılıp Allah’ın unutturulduğunu görüp de susmaları bir yana, zulmün, fesadın, münkerin yayılıp da Müslümanların da ona bigane durmalarına asla müsaade etmez.

Kur'an-ı Kerim’in işaret buyurduğu şekilde, yeryüzü gezilip görüldüğünde, itaatten çıkmış nice kavimlerin, toplumların yaşadığı şehir kalıntılarıyla karşılaşmak mümkündür.

İnsanın yapması gerekenlerden biri de, yeryüzünü gezip görmesi, ziyaret edip inceleme ve araştırmalarda bulunması, bilgiler, dersler ve ibretler almasıdır.

Nitekim bu hususu Allah’u Teâla şu şekilde beyan buyuruyor. Nahl. 36 “...Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da, bakın ki, peygamberleri yalanlayanların (kavim, topluluk ve milletlerin) sonu ne olmuştur”

Bu husus aynen Rum suresi, 4’üncü âyeti kerimede de geçiyor.

Çok net, çok detaylı ve şiddetli bir ikaz.

Rum 41: “İnsanların kendi ellerinin yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat meydana çıkar, Allah bu halkından vazgeçer diye onlara yaptıklarının bir kısmının cezasını tattırır” buyruluyor.

Yaptıkları kötülüğün ve bozgunculuğun ateşine yansınlar ve başlarına gelenlerden acı duysunlar ki “Belki dönerler” bozgunculuğa karşı koyarlar, Allah’a dönerler, iyi hareketler yapıp Allah’ın şaşmaz ölçülerine baş vururlar diye.”

İnsanların facialara sebep olan hatalarından birisi de kötü idarecileri başlarına getirmeleridir. İdareciler, yöneticiler, aydınlar, bir toplumun aynasıdır, zevahire yansımasıdır. İtaatten çıkmış, ahlaksızlığı, hayasızlığı yaygınlaştırmış, dinin emir ve yasaklarını ayaklar altına almış, kendilerini sadece dünyanın heba ve heveslerine dayamış bir topluluğun içerisinden doğal olarak aynı özelliklere sahip idareciler çıkacaktır. Bunlar da doğal olarak çirkin işler yapacaklar, çirkin heba ve heveslerine paralel icraatlar yapacaklardır.

Ehliyetsiz, liyakatsiz, bilgisiz, inançsız, ahlaksız kişilerin yönetim görevleri ve sorumlulukları aldığı, idari makamlara getirildiği bir toplumda, devlette tabii ki doğal olarak her şey çığırından çıkacak, tersine gidecek felaket ve musibet kapıları sonuna kadar açılmış olacaktır. Kötü kişiler tabii ki kötü idare edecekler, kötü, fena işler, icraatlar yapacaklardır.

Allah’a hesap vermeyi düşünmeyenler, dünyadaki hesaplarını da kılıfına uyduracaklardır.

Müminlerin kötü ve kendilerinden olmayan idarecileri göreve getirmeleri, yetki ve sorumluluk vermelerinin ardından huzur bulmaları, iflah olmaları mümkün olmayacaktır ve geçmiş tarihlerimizde de olmamıştır.

Allah’ın indirdiği Kur'an hükümlerine uygun icraat yapmayan idarecilerin, Allah’ın dinine, emir ve yasaklarına muhalif bir zihniyetin, bir hukukun, adaletin, sistemin hüküm sürdüğü bir yerde insanların başından hiçbir şekilde felaketler, musibetler, hastalık ve sıkıntılar, huzursuzluklar eksik olmamıştır. Bir türlü o toplum, o halk, o insanlar felâh bulamamışlardır ve hiçbir zamanda bulamayacaklardır.

Allah (c.c) açıkça bu hususu dile getiriyor ve inananları ikaz ediyor.

Nisa 144. “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kafirleri (dostlar) veli edinmeyin. (başınıza geçirmeyin). Azabınızı gerektiren açık bir hüccet Allah’a vermek ister misiniz?” Müminlerden başkasını, kötü ahlaklı kişileri, kâfir, münafık karakterine ve özelliğine sahip kişileri ve Fasçıkları yönetime getirmeyin, yetkili kılmayın, görev vermeyin deniyor.

Allah’a Teali hazretleri, yukarıdaki ayeti kerimede bizlere, inananların ancak ve ancak kendilerinden olanları yani namazı kılan, zekatı veren ve Allah’ın tüm emirlerine harfiyken itaat eden, işin ehli, erbabı, Allah’tan korkan ve Onu seven kişileri seçmemizi, desteklememizi, veli edinmemizi, idareci yapmamızı emrediyor. Aksini yaptığımız takdirde de bir takım felaket ve musibetleri, faciaları bu dünyada beklememizi, öbür dünyada mutlaka bunun hesabının sorulacağını, faturanın kendileri açısından çok ağır olacağını açık ve net bir şekilde beyan buyurmaktadır.

Ve yine: Kimleri dost edinip idareci seçeceklerini de insanoğluna hatırlatıyor.

Maide 55: “Sizin dostunuz ancak Allah, O’nun peygamberi, namaz kılan, zekat veren ve Allah'ın tüm emirlerine harfiyen boyun eğen müminleridir.” Buyurarak bizden olan, bizim dostlarımız ve idarecimizdeki bulunabilecek vasıfları ve bu kişileri net olarak ifade ediyor.

Diğer bir ikazla, ayeti kerimeyle de ; bu dünyada kimi seçmiş, kimin yanında ve arkasında yer almış, kimi desteklemiş, lider ve dost seçmiş, kiminle olmuş, idareci seçmiş iseniz kıyamet gününde de onunla birlikte çağrılacağınızı bildiriyor, açıkça ikaz ediyor.

Herkesin yaptıkları ve yapmadıklarını, kimin arkasından gittiklerini, kimi destekleyip kimi desteklemediklerini çok iyi düşünüp, hesap etmeleri gerektiğini vurguluyor.

İsra. 71: “Bir gün (hesap gününde) bütün insanları (Dünyadaki) önderleriyle beraber çağıracağız. O gün kitabı sağından verilenler, işte onlar kitaplarımı okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez... buyruluyor.

Yaptıklarınızdan dolayı dünyadayken bir takım musibet, sıkıntı ve hastalıklarla ikaz olunacaksınız, cezalandırılabileceksiniz veyahut bu cezanız tecil edilecek, ahrette hesabı sorulmak üzere bırakılacaktır buyuruluyor.

Tabii ki, bir toplum düzelmediği sürece, idarecileri de, yönetim de, idareci ve uygulamaları da düzelmeyecektir.

Bu ülkede yaşayan herkes hafızalarını birazcık yoklamalıdır ki, bir çok ikaz örneklerini canlı olarak hatırlayıp göreceklerdir.

Ne zaman bu ülkenin başına, idaresine bazı kişiler, guruplar, partiler gelmişlerdir ki, o dönemde ülke felaket haberleriyle sarsılmıştır. Daha yönetime gelir gelmez İslâm’la ve müslümanlarla savaşa başlamışlar, halkın inanç ve değerlerine aykırı icraatlar ve örgütlenmeye başlamışlar halkta hiç huzur ve güven kalmamıştır.

Ülkenin bir çok yerinde çığ felaketleri görülmüş, büyük orman yangınları başlamış, büyük depremler ve patlamalar olmuş, her gün yüzlerce trafik kazalarıyla günde toplu ölümler, yaralanmalar neticesinde televizyonlarda kan-revan, feryat görüntüleri insanların içini karartmış, karanlık  bir bulut sanki ülkeyi çepeçevre kuşatmıştır.

Ne zaman bu kişiler yönetime gelmişler, hukuk ve toplum nizamı, huzuru, bozulmuş her şey rayından çıkmıştır. Ne zaman bu kişiler idareye gelmişler, büyük felaketlerin belirleyicisi ve habercisi olmuşlar, felaket yerinden felaket yerlerine koşup incelemeler, basın açıklamaları, baş sağlığı mesajlarıyla ekranları işgal etmişlerdir.

Bu insanları seçenlerin beldelerinde Allah büyük depremler ve sel felaketleri ile toplu ölümler vererek açıkça o beldenin insanlarını ikaz etmiştir. Allah (cc.) tüm toplumu, insanları, önceden âyetlerin de belirttiği şekilde açık seçik  olarak bir takım musibetleri, acıları tattırarak ikaz etmiştir. Bu ikazlar sık sık yapılmıştır, insanların dikkatleri çekilmiş, gidişatlarının iyi olmadığı, yaptıklarının gözden geçirilip düzeltilmesi gerektiği hususu açıkça dikkatlere sunulmuştur.

Gaflet, dalalet ve cehalet içerisinde bulunan bu idareciler ile, cehalet içerisinde bulunan bu insanoğulları ne yazık ki bu ikazların farkına varamamışlardır ve varamamaktadırlar.

Bu ilahi ikazların farkına varmayanlar, aynı hataları tekrar edip durmuşlardır.

Bütün bu felaketlerin nereden kaynaklandığını, neden-niçin meydana geldiğini, sebebinin ne olabileceğini düşünmek, tefekkür etmek gerekmez miydi? Evet, bütün bunlar, insanların işledikleri yüzündendir. Allah’ın açıkça bir ikazıydı. Uyanmayanlara, ikaza hiç aldırış etmeyenlere tekrar ikaz ediliyor yahut da bu cezaları belli bir zamana kadar tehir ediliyor ya da ahiret gününe bırakılıyordu.

Yine insanlara hatalarından dolayı, belâ, felaket, hastalık gibi şahıs ve toplumları ilgilendiren cezalar ve imtihan sebepleri veriliyordu. Hiçbir şey Allah tarafından sebepsiz verilmeyeceğine göre iyi ve kötü hallerin her birinin sebebini araştırıp ona göre amel etmek her müminin yapması gereken bir görevdir.

Unutulmamalıdır ki, musibetler umumi olur, iyi kimselere, sorumluluğu olmayan kişilere de sirayet eder. Gerçek anlamda anlaşılmaktadır ki, kötü gidişattan ve bu gidişatın oluşmasından, engellenememesinden herkes eşit derecede sorumludur. Herkes sorumluluk alanında yapılması gerekenleri yaparak, sorumluluk alanı dışında da, sorumlularına yaptırım ve ikazda bulunacak, genel anlamda ne yapılması gerekiyorsa katkıda bulunacak, tarafsız kalmayacak, bir kenarda nemelazım olarak durmayacaktır. Üzerine gelen musibetin, cezanın sebebi o gidişatın düzeltilmesi mesabesinde bir kenarda durmak veya yapması gerekeni, tam anlamıyla yapmamış, eksik yapmış, hatalı yapmış olmasıdır diyebiliriz.

 

SABIR VE TAHAMMÜL

İNSAN SABIR VE TAHAMMUL BAKIMINDAN ZAYIF YARATILMIŞTIR.

 

Sabrın lügat manası hapsetmek tutmak, şer’i manası ise kişinin nefsini kötü şeylerden koruması, uzak tutması, sebat göstermek, bağlanmak, şikayette bulunmamaktır.

Zıt görünüşlü iki kuvvetin karşılaşması anında bir tarafın metanet gösterip dayanmasıdır.

Sabır, Kur'an ve sünnetin ahkamına bağlı kalmak, şikayeti terkedip, Allah’tan yardım ummaktır.

Şehvete zorlayan bir kuvvet karşısında dinin icaplarını yerine getirmekte gösterilen metanettir.

Sabır insan için zor bir sınavdır, sabır bir nimettir. Sabreden insan daima huzur içinde olur, her şeyden daima kârlı çıkar.

İnsanoğlu nankördür, sabır ve tahammül bakımından da aslında zayıf yaratılmıştır.

Bu hususu Allahu Teâla şu şekilde beyan buyurmaktadır;

Nisâ 28 “Allah sizden ağır tekliflerini hafifletmek ister. Ve insan zayıf olarak yaratılmıştır.

Kendisine dokunan bir musibet karşısında insan tahammül de zorlanır.

Fussilet. 49: “İnsan kendine hayır istemekten usanmaz. Eğer ona bir zarar dokunursa, derhal yeise düşer ve ümidini keser” buyrulmaktadır.

Sabır iki türlüdür. 1. Bedenin Sabrı 2. Nefsin Sabrı.

Bedenin sabrı vücudun muzdarip olduğu zorluklara, güçlüklere karşı sabırdır. Yorucu ibadetler yapmak, ağır işlerde çalışmak, vücudun bir organının aşırı derecede ağrıması gibi. Dövülmek, hastalanmak, ağır yaralanmak, musibete uğramak gibi. Bütün bunlara sabredilmesi icab eder. Sabır musibetten ve güçlükten kurtulmak için tedbir almaya mani değildir.

Nefsin Sabrı ise mide ve şehvetin isteklerine karşı sebat etmektir. Buna iffet denir, gerçek sabır da budur.

Bir felaket anında bu felakete karşı sabır ise, buna doğrudan sabır denir. Bunun zıddı ise “feryad-ü figan”dır.

Bu kişi kendi kendine bağırıp, çağırır, yırtınır ve benzeri kontrolsüz hareketlerde bulunur. Bu tür davranışlar sabrın tam zıddı halidir, isyan halidir. Müslüman’a hiçbir faydası yoktur, sadece zararı vardır ve Müslüman’a yakışmaz.

Sabır, savaş alanında gösterilen metanetle olursa buna “şecaat”, zıddına ise “cebanet” korkaklık denir. Sabır, hiddeti yenmekte olursa buna “hilm yumuşaklık, vakar ve teennii, zıddına ise “tezemmür” yani saldırganlık denir. Sabır, zamanın musibet ve felaketlerinden birine olursa buna “sır tutma” denir. Sabır, geçim sıkıntılarına olursa buna “züht”, zıddına ise “hırs” denir. Sabır, azalarda olursa buna “kanaat”, zıddına ise “şereh” yani aşırı istek denir.

 

Musibete karşı sabır:

Mümin başına bir musibet ve bela geldiği anda sabretmeli ve ilahi hükme razı olmalıdır. Sabretmeyen insan huzursuz olur, tahammül ve dayanma gücü zayıflar, günah işler ve fayda getirmeyecek şeylerle vaktini harcar, tâkâtını tüketir.

Sabırsız insan; uğradığı hastalık ve musibetlere dayanamaz, çok ızdırap duyar, bağırıp-çağırır feryat eder, ağlar, isyan eder ve haşa imandan bile çıkabilir. Böylece birkaç musibete birden uğramış olur, çok zararlı çıkar. Bu birkaç musibet ise; birisi başına gelen felaketin bizzat daha da ağırlaşması, diğeri isyan ile günaha girmesi, diğer kaybı da sabır sevabından mahrum kalmasıdır. Musibet ve hastalığa ağlama, sızlama, şikayet etme insana hiçbir fayda sağlamaz. Feryat etmekle musibet baştan gitmez, hafiflemez, aksine daha da ağırlaşır. Elden çıkan artık geri gelmez, ama musibetlere olgun bir mümin olarak sabrederse sevap kazanır. Kendisi gerekli tedbirleri alır, Allah’a dua eder, bunun Allah’tan geldiğini bilir ve sabrederse Allah bu halini iyi hale çevirir, daha güzeline dönüştürür, mükafatlandırır.

Hz. Ali (R.a) “Mukadder olan şeyler başa gelir. Başa gelene sabredersen sevabını görürsün. Sabretmezsen takdir olunan şey yine başa gelir. Fakat sen günah kazanırsın” buyurmuştur.

Her işte bir hayır olduğu gibi, her musibette de insanların bilemeyeceği nice hayırlar olabilir.

İbni Abbas (R.A)’ ın ifadesine göre; “Kur'an-ı Kerim’de sabır üç şekilde anlatılmıştır.

1.Farzların ifasındaki meşakkatlere sabır. Bunun 300 derece sevabı vardır.

2. Haram ve yasaklara sabır. Bunun 600 derece sevabı vardır.

3. Karşılaştığı ilk anda musibetlere karşı sabır. Bunun 400 derece sevabı vardır.

Musibetlere sabrın sevabının daha çok olmasının sebebi, bunun çok zor olmasındandır. Haramlara veya ibadetlere karşı sabrı her mümin fevkalâde yapabilir. Felaketler, can ve mal kayıpları karşısında sabır ise kolay değildir, her kişinin işi değildir. Zira musibetler insan nefsine çok ağır gelen bir hadise ve imtihandır. Böyle imtihanları en iyi başarabilenler ise peygamberler ve daha sonra itaatkar teslim olmuş gerçek Müslümanlardır.

Musibetlere ancak itaatkar müminler sabredebilirler. Yüce Allah bu hususu şu şekilde beyana buyurmaktadır.

Hacc. 34: “O temiz yürekli, itaatkar ve mütevazı insanları müjdele; onlar Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, kendilerine isabet eden musibetlere sabrederler, namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızktan Allah yolunda harcarlar.”

Gerçek Sabır; bir musibete uğrayan kimsenin, o musibete uğramayanlar gibi davranmasıdır. Bununla beraber o kişinin içinden düşünüp acınması  gözünden yaş akıtması sabrına mani değildir. Önemli olan şikayet edip sızlanmaması feryat-ı figan eylememesidir. Ağlamak merhametin eseridir. Peygamberimiz (S.A.V) dahi, oğlu İbrahim öldüğü zaman ağlamıştır.

Peygamberimiz bu hususu şu şekilde açıklamıştır.

“Kim sabrederse Allah ona sabır ihsan eder. Kimseye sabırdan hayırlı ve sabırdan daha geniş hiçbir ihsan verilmemiştir.”

Cenab -ı Allah’ta bu hususu Bakara Sûresinin 155’nci âyeti kerimesinde şu şekilde beyan buyurmaktadır.

Bakara 155 “(Ey Muhammet) sabredenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiği zaman, Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz” derler.

Bir musibete uğranıldığı zaman “İnna lillahi ve inna ileyhi râci’ûn” denir.

Yine Bakara sûresinin 157. ayeti kerimesinde de;

Bakara 157: “Musibetler karşısında teslimiyet gösterip Rabblerine sığınanlar üzerine, Rableri tarafından (günahlarından) bağışlanma ve rahmet (cennet) vardır. İşte onlar hidayete ermiş olanlardır” buyrulmaktadır.

Şurası iyi bilinmelidir ki, dinine bağlı, ihlaslı bir mümin olmak, dünyada insanı belâ ve kederlerden koruyucu ve kurtarıcı bir siper değildir, böyle düşünülmemelidir. Aksine mümin; Allah’a bağlılığı hususunda denenmek ve imanı kökleştirmek için musibetlere müptelâ edilir. Böylece hem farkında olduğu ve olmadığı halde işlemiş olduğu günahları silinir, hem de Allah katındaki manevi derecesi artar.

Dünya hayatı, cennet nimetlerine nispetle müminlere zindan gibidir. Kafirin ise dünyadaki rahatlığı sadece dünyalık olup, ahrette ise ebedi olarak azapta kalacaktır.

Mümin, başına gelen her musibette Allah’ın bunda nice gizli nimetlerinin olduğunu düşünür. Başına gelen iyi ve kötü her şeyin, yaratıcısı Allah’tan geldiğini bilerek bunları hoşnutlukla, sabırla karşılar.

Müslüman, her şeyin Allah’tan geldiğine tam anlamıyla inanmak mecburiyetindedir. Kendi hatasından kaynaklanmıştır ya da değildir, hepsini Allah’ın takdir ettiğinin şuurundadır. Musibet ve felaket halinde feryadı figan etmez, taşkınlık ve isyan yapmaz. Allah’a sığınır ve O’na yönelir, O’na dua eder, O’na yalvarır. Sevabını Rabbinden diler.

Zümer. 10: “Ancak sabredenlere, mükafatları hesapsız olarak ödenecektir” burularak sabrın ne derece önemli bir ibadet olduğu üzerinde durulmaktadır.

Sabır, bir çok musibetleri, belaları, bunların maddi ve manevi açıdan genişlemesine de bir settir, ateşi söndürüveren bir su konumundadır. Rahatlıktır, serinleme ve bir şifadır.

Sabredenlere Allah bir çok mükafatlar ve ödüller vadetmektedir.

Furkan. 75: “İşte onlar sabretmelerine karşılık saraylarda ödüllendirilecekler ve orada bir sağlık dileği ve selam ile karşılanacaklardır” müjdesi yapılmaktadır.

Musibetlere karşı sabrı, ilk anda, sıcağı sıcağına, ilk geldiği anda hemen yapmak gerekir. feryadı figan edip teskin olduktan sonra artık sabrın gerçek anlamı söz konusu değildir. Peygamberimiz (S.A.V.) bu hususta, “Asıl sabır musibetin isabet ettiği ilk anda yapılan sabırdır” buyurmuştur.

Günümüzden bir örnek vermek gerekirse;

İki araba birbiriyle hızla çarpıştığında, şoförler ve arabadakiler hemen yere inerek tartışmaya, kavga yapmaya, feryat edip bağırmaya başlıyorlar. Böylece bir kargaşadır, suçlu suçsuz kimdir belli olmadan ortalık karışıyor. Herkes kendine göre haklı karşı taraf suçlu ilan edilir, ne dense itidal, aklı selim ve sabırla hareket edilmez.

Furkan. 73.76: “İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek odalarıyla mükafatlandırılacaklar ve orada bir sağlık dileği ve selam ile karşılanacaklardır. Onlar onda ebedi kalacaklardır. Orası ne güzel karargah ve ne güzel makamdır” buyrularak sabrın büyüklüğünün dereceleri zikredilmektedir.

Kutsî bir hadis-i şerifte, musibetlere sabreden kimseler için kıyamette Allah’ın mizan kurmayacağı beyan buyrulmaktadır.

“Allah'ü Teâla buyuruyor ki: Kullarımdan her hangi birine; bedeninde, malında veya evladında bir musibet verdiğim vakit, o bu musibeti güzel bir sabır ile karşılarsa, kıyamet günü onun için mizan kurmak veya defter açmaktan haya ederim...”

Adamın biri Peygamberimiz (S.A.V.)’e

-Hem servetim gitti, hem de vücudum hastalandı, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (S.A.V.):

“Serveti kaybolmayan ve vücudu hastalanmayan kulda hayır yoktur. Allah'u Teali bir kulu sevdiği zaman onu iptila eder, iptila ettiği zaman da ona sabretmesini öğretir” buyurdular.

Enes İbni Malik (R.A)’in; Kulumun iki gözünü aldığım zaman şikayet etmeyip sabrederse iki gözüne bedel olarak ona Cenneti veririm..” buyurmuşlardır.

Evlat acısı, ana, baba, kardeş acısı insan için büyük musibetlerdendir. Bunlardan birisinin yaralanması ya da ölmesi insana büyük üzüntü, acı, sızı vermesi açısından bir musibettir. Çünkü evlat ve ana baba sevgisinin gönüllerde maldan, candan ve her türlü kıymetli şeylerden daha yüksek bir yeri vardır. Bu sebeple her insan her şeyden önce bunları düşünür. Bu yalnız insana has bir haleti rûhiye değil, bütün canlılarda da bu his aynıdır.

Evet bu takdir Allah’ındır, bu musibetin karşısında gerçek sabrı, Allah’a bağlılığı Allah sınayacaktır. Böyle bir hâl karşısında gösterilebilecek sabrın karşılığı katmerli olacaktır, sevabı dokuz yüzle çarpılacaktır.

Ebu Hureyre (R.A)’dan:

Peygamber (S.A.V.) Yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu söylemiştir.

“Mümin kuluma bir musibet verdiğim zaman beni ziyaretçilerine şikayet etmez (Onların yanında sızlanmazsa) onu , dûçar olduğu musibetinden kurtarır sonra, etini daha hayırlı bir ete, kanını daha hayırlı bir kana çeviririm. Sonra o ameline yeniden daha dinç olarak başlar”

Resulullah (S.A.V.) şöyle buyurmuştur;

“Mükafatın büyüklüğü musibetin büyüklüğüne bağlıdır. Allah bir kavmi severse onları musibetlerle imtihan eder. Musibetlere razı olan rıza bulur. Kırgınlık gösteren de kırgınlık bulur.”

-Hayat boyu-sürekli-kesintisiz- her daim sabır.

Sabırla ilgili âyet mevcuttur, konunun çok önemli olmasına binaen Allah’u Teali birçok âyette özel olarak sabrı işlemiş, bir çok ayetinde de çeşitli sebeplerden dolayı da değinmiştir.

Kur'an-ı Kerim, insanların ahreti kazanabilmeleri için, hayat boyu imtihan edileceği şeylerden birinin sabır olduğunu ifade eder.

Bakara .155: “Behemehal sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mal, can ve mahsul eksikliği ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele” buyrulmaktadır.

Muhammet 31: “İçinizden mücadele edenler, sabır gösterenler belli oluncaya kadar elbette sizi imtihan edeceğiz.”

Sabır imanın yarısıdır, sabır mükafatını ümit etmek köle azat etmekten daha hayırlıdır, sabırla iman arasındaki ilgi, bedenle baş arasındaki ilgi gibidir. (S.A.V.) buyrulmuştur.

Bir diğer hadisi şerifte ise, “Bir kimse sabretmek isterse Allah ona sabır verir. Hiçbir kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir nimet verilmemiştir.”

Musibetler çoğu kişiyi gafletten uyandırır, hatadan, dalaletten çevirir. Bu sebepledir ki bir nevi nimet olmaktadır ve hatta ayeti kerime sabretmek kaydıyla musibete düşenlere müjdeler vermektedir.

Bakara 155: “Kendilerine musibet geldiği zaman sabreden ve biz Allah’ınız ve O’na döneceğiz diyenleri (Allah’ın büyük mükafatı ile) müjdele” buyrulmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MUSİBETLERLE İMTİHAN EDİLMENİN                   ANLAMI VE HİKMETİ

 

Allah (c.c.) müminleri, münafık ve kâfirleri musibetlerle, çeşitli zaman ve şekillerde imtihana tâbi tutar. Allah’ın her işinde bir hikmeti mutlak sûrette vardır. Bu hikmet; müminlere sabırları sebebiyle mükafat vermek, münafıkların tövbe, kafirlerin iman etmelerini sağlamak ve hakikati idrak ettirmektir. Kaza- yı ilahiyyeye razı olup sabredenlerle razı olmayanları, itaatkar olanlarla asi olanları ortaya çıkarmak, belirlemek için imtihan eder.

Kur'an-ı Kerim’de çoğunlukla imtihanı ifade etmek için belâ kelimesi kullanılmıştır. “Bela” külfet ve zahmetle tecrübe etmektir. İmtihan ise bilmediği şeyi tecrübe ile öğrenmektir. Bu şekilde tüm insanlar durumları ve bilgileri ölçülmek üzere imtihan edilirler. Gerçekte Allah’ın insanları imtihan ederek onları öğrenmeye ihtiyacı yoktur, her şey O’nun bilgisindedir, Onun ilmi herzeyi kuşatmıştır.

Allah’ın bu imtihan edişinin sebebi; kullarını imtihan ederek onların hallerini diğer kullarına bildirmesi içindir. Zira insanlar bir şeyi vukuundan evvel bilmedikleri için imtihanla, tecrübe ile bilmek, öğrenmek onlara mahsustur. Allah kulunun ne yapacağını bilir, ancak onlara imtihan muamelesi yapar. Bu muamele sebepsiz ve hikmetsiz olmaz. Allah kuluna bir hastalık veya musibet verir, kul da bundan ibret alır, düşünür, hatasını anlar, böylece halini düzeltir, hizaya gelir. Bu musibete sabrederse, günahlarının bağışlanmasına vesile olur ve sabretmenin sevabını alır. Çünkü Allah sabredenlere hesapsız mükafat vermektedir. İmtihanla insanların iyisi kötüsü ortaya çıkar. Aynı şekilde meşakkat ve çile insanların ihlaslı olanlarını âsi olanlarından ayırır.

Müminlere ahrette hiç korku yoktur. Onlar, orada, mahsul da olmayacaklardır. (Bakara 277) Bu hikmetli sırra erişebilmek için dünyada bu mihnetlere katlanmak gerekir. Düşmanın saldırı korkusu, açlık, kıtlık, mallara ve canlara isabet eden âfetler, harp, zelzele, salgın hastalıklar gibi sebeplerle canlara arız olan noksanlık ve zarar, bağ, bahçe ve mahsulâtın zarar görmesi, iflas, işlerin bozulması, işten atılma, sürgün gibi şeylerle insan imtihana tabi tutulur.

Bütün bu musibetler karşısında sabredenlere rahmet ve mağfiret, lütûf ve ihsan müjdelenmektedir.

Toplumların, fertlerin terbiye edilip, hizaya getirilmesi için elbette bir takım musibetlere maruz kalmasına ihtiyaç vardır. İman davasında ve deryasında samimi olanlarla olmayanların ayırt edilmesi için imtihan gereklidir. Uğrunda eziyetlere ve sıkıntılara katlanıldığı sürece  iman da kuvvet kazanır. Zahmet çekilmeden kolaylık ve nimetler içinde kabul edilen iman, ilk sınamada (sadmede) yok olabilir. İman uğrunda eziyetlere katlanılır, canlar verilir, servetler harcanırsa o zaman kalplere iman daha fazla yerleşir. Müminin imanı şiddet darbeleri altında daha da güç kazanır, pekişir, kuvvetlenir. Gerçek ölçü ve değer, zorluklara karşı tahammül göstermektir. Kul musibet esnasında Allah’a yönelir, Ona dayanır ve güvenir. Musibet esnasında insan; Allah’ın güç ve kudreti, kuvvet ve azameti karşısında aczini, kul olduğunu idrak eder. Böylece Allah’a sığınır, sabreder, muttaki olur.

Ankebut . 2 - 34: “İnsanlar, yalnız “İman ettik” demekle hiç denenmeden bırakılacaklarını mı sandılar? And Olsun ki biz, onlardan öncekilerini denedik. Elbette Allah (deneyerek) doğruları bilecek, yalancıları bilecektir. Yoksa kötülükleri yapanlar, bizi geçeceklerini (bizim kendilerine yetişip onları cezalandıramayacağımızı) mı sandılar. Ne kötü hüküm veriyorlar” buyrulmaktadır.

İnsanın bir takım musibetlere maruz kalması ilahi bir imtihandır. Allah, imanda sadık olanları da yalancı olanları da bilir. Kullarına imtihan muamelesi yaparak sadık ve kaziplerin (doğru ve yalancıların) hallerini herkese ibretler içerisinde ilan eder.

Allah (c.c) kulunu imtihan etmeden evvel bildiği halde bu âyeti kerimede “imtihanla bilecek” denerek, imtihan ve ibtila ile sadık ve kazibin hallerini halka bildirecek demektir. Çünkü sadık olan; zarar ve surur zamanlarının her ikisinde de sabreder ve şükreder. Kazip olan da ferah halinde şükrederse de kader halinde sızlanır, acınır, feryat eder, herzeyi inkara kalkışıp isyan eder.Bu halde imtihanın hikmeti, Allah’ın kulunun halini izhar etmesi, iyi ile kötü olanı bildirmesidir.

Diğer bir ayeti kerimede ise;

Enbiya 35: “Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi denenmek için şerre de hayra müptela kılıyoruz. Ve sonunda bize döndürüleceksiniz.”

Bu âyeti kerimeye göre; imtihan altında olmayan hiçbir insan yoktur. İnsanlar ya nimet, afiyet veya belâ ve sıkıntı içerisindedir. Bundan gayri bir insan düşünülemez. Bundan dolayı her insan ömrünün mükellef çağından itibaren sonuna kadar imtihan devresi geçirmektedir.

MUSİBETLERİN ÇEŞİTLERİ

 

1- Cana gelen musibetler

Bu musibetler; ölüm, hastalık, yaralanma, sakatlanma, kırık-çıkık, zulüm, işkence, açlık, susuzluk, yoksulluk gibi insanın canına taallûk eden acılardır. İnsana zarar veren, acı içinde kıvrandıran, sıkıntıya ve telâşa maruz bırakan, maddi ve manevi acılar insanın nefsine isabet eden musibetlerdir.

Musibetler insanlara yeryüzünden, gökyüzünden ve birbirlerinin ellerinden gelmektedir.

Gökyüzünden gelen musibetler; gök gürültüsü, yıldırım düşmesi, dolu ve yağmur yağması gibi afetlerdir. Nitekim Lut, Semud, Ad ve Nuh kavimleri bu tür göklerden gelen musibetlere dûçar olarak cezalandırılmışlar, helâk edilmişlerdir.

Yeryüzünden gelen musibetler ise; toprak çökmesi, zelzele olması, yerden su ve ateş fışkırması gibi afetlerdir. Şuayb (a.s.)’ın kavmi ve Kârûn bu musibetlere uğratılmışlardır.

Bu gelen her üç musibet türü de Kur’an-ı Kerim’de bizzat zikredilmektedir.

En’am. 65: “De ki: O, sizin üzerinize üstünüzden, yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye, ya da sizi grup gurup birbirinize düşürüp kimin kiminizin hıncını aldırmaya kadirdir. Bak anlasınlar diye âyetleri nasıl açıklıyoruz” burulmaktadır.

İnsanlara birbirlerinden gelen musibetler; bölünüp birbirlerine düşmeleri, çeşitli grup ve ordulara ayrılıp birbirlerine karşı savaşmaları, birbirlerine tuzak kurup öldürmeleri, zulmetmeleri, türlü kötülükler ve işkenceler yapmaları, birbirlerine düşmanlık ve kin beslemeleri, aralarında fitne ve fesadın, fikir ve siyasi ayrılığın zuhur etmesi, partilere, tarikatlara, grup ve cemiyetlere ayrılarak birbirlerine hile ve haksızlık etmeleri gibi şeylerdir.

Hz. Osman (R.A)’ın şehit edilmesiyle başlayan fitne ve tefrika hareketleri günümüz toplumlarında da aynen devam etmektedir. Afganistan’da, Filistin, Somali, Cezayir ve Türkiye’de bunun örneklerine her gün rastlamak mümkündür.

Bu fitne hareketleri istenmeyen bir şekilde, müminlerin kendi aralarında cereyan etmektedir. Bu tam bir cezalandırmadır, musibettir. Müminler bunu hak etmişlerdir ve ıslah oluncaya, kötü hallerinden kendi kendilerine vazgeçinceye kadar bu devam edecektir.

Ancak Allah zalimleri de kendi aralarında, sapıklıkları yüzünden birbirlerine musallat ederek cezalandırmaktadır. Bu belki müminler açısından doğal bir olay olarak görülebilir.

Allah (C.C) bu hususu şu şekilde açıklıyor:

En’am. 129: “Zalimlerin bir kısmını kazandıklarından ötürü diğer kısmına böylece musallat ederiz.”

Yine Allah (c.c) bir çok musibeti, fitne ve fesadı Müslümanlar eliyle önlemektedir.

Yani Müslümanlarla kâfirleri bertaraf ediyor, yapacakları fitne ve fesatları  bu şekilde bir metotla önlüyor.

Bakara 251: “Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile defetmeseydi (müminleri kâfirlere üstün kılmasaydı) yeryüzü fesat ve küfür karanlığına bürünürdü...” burulmaktadır. Bu belki insanlık için bir musibet değil, rahmettir, Müslümanlar eliyle kâfirleri defediyor, yeryüzünde huzuru sağlıyor. Ancak müslümanın müslümanla savaşmaları, birbirlerini yok etmeye çalışmaları tam bir fitne, felaket ateşi, tam bir musibet oluyor.

 

2- Mala gelen musibetler

İnsanın malına gelen musibetler canına göre biraz daha hafiftir, bir şükür sebebidir.

Bu musibetler; insanın malına, mülküne, bağına, bahçesine, evine, iş yerine, dükkanına, arabasına, hayvanlarına gelen her türlü zayiat, noksanlık, hasar, ziyan, yangın, deprem, sel felaketi, yıldırım çarpması, trafik kazası, düşman saldırısı, dolu düşmesi, şiddetli yağmur, yırtıcı hayvanın musallat olması, kaybolma, kırılma, bozulma gibi çeşitli sebeplerle insanın canlı ve cansız mallarına gelen zararlar ile, işlerin kesata girmesi, iflas, alacaklarını alamama, borçlarını ödeyememe, ürünlerini satamama, mahsullerinin yetişmemesi, çalınması gibi zararlar insanın malına gelen musibetlerdir. Bütün bunlar Allah’ın bilgisi ve ilmi dahilinde, insanoğlunun kendi eliyle işledikleri günahlar yüzünden ya da takvasının sınanması sebebiyledir.

Bakara 155: “Ey müminler, (itaatkârı asî olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz açlık biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile and olsun imtihan edeceğiz” buyrularak bu husus açık seçik beyan edilmektedir.

 

 

 

3- Dine gelen Musibetler

En ağır kabûl edilmesi gereken musibet insanın dinine gelen musibettir.

Bir hadis-i şerifte; “Bir kul Allah’a şirk (ortak) koşmaktan daha şiddetli bir musibete müptela olmamıştır. Allah’a şirk koşmaktan sonra en şiddetli musibeti de gözlerini kaybetmesi (kör olması) der” burulmaktadır.

Hadis-i şeriften anlaşılacağı üzere, insana isabet eden musibetlerin en büyüğü ve şiddetlisi, dinine, inancına gelen musibettir. Dinsizlik, ateistlik, İslâm’la alay etmek, hükümlerini hiçe saymak, emirlerini hafife almak, küfre ve nifaka düşmek, Allah’tan gayrı putlar edinmek, helalleri terk edip haramlara sarılmak, en büyük musibettir.

Dinsizlik insanın iki gözünü de kaybetmesinden daha şiddetli bir musibettir. Gözünü kaybeden dünya güzelliklerinden mahrum kalır, dünyası zindan olur. Dinini, imanını kaybeden ise iki alemde de kör olur. Dünyada da ahrette de hüsrana uğrayanlardan olur. Ebedi saadetten mahrum  kalır, cehenneme gider, azap içerisinde ebediyen orada kalır. Dinsizlik bu sebeple en büyük musibettir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MUSİBETLERE VE HASTALIKLARA KARŞI İNSANLARIN GÖSTERDİĞİ TAVIRLAR

 

1. Kâfir ve münafık insanların gösterdiği tavırlar.

Kâfir ve münafıklar, musibetlere sabredip rıza gösterecekleri yerde, isyana dalıp feryadı figan ederler. Allah’tan gelene itirazda bulundukları için, müşrik, münafık ve kafirlerin müptela olduğu musibetler kendilerine acıklı bir ceza olur. Bundan ibret almazlar, uslanıp hizaya gelmezler.

 

2. Asi müminlerin musibetlere gösterdiği tavırlar.

Mümin: Bir hata ve günah işlediğinde musibet ve hastalıkla ikaz edilir, cezalandırılır. Uğradığı musibete “Allah’tan geldi” diyerek sabrettiği zaman müptela olduğu musibetler sebebiyle dünyada iken bağışlanmış olur.

 

3- Takva sahibi müminlerin musibetlere gösterdiği tavırlar.

Takva sahibi mümin; Allah’ın emir ve yasaklarından gerektiği şekilde sakınan ve İslâm’ı yaşayan salih bir kul demektir. Allah’ın takva sahibi, salih kulları hastalık ve musibetlere maruz kaldıklarında, Allah’tan geldiğini bilip, Allah’a hamt ve şükrettikleri, sabrettikleri için, kendilerine sirayet eden musibetler Allah katındaki manevi derecelerinin yükselmesine sebep olur.

 

MUSİBETLERİN GELİŞİ ALLAH’IN İZNİ VE TAKDİRİ İLEDİR.

 

Allah’ın izni ve iradesinden murat; Allah’ın kazası, kaderi dilemesi ve hikmetinin gereğidir.

Bu hususta yüce Allah (c.c.) şu şekilde buyurur:

Teğabûn. 11: “Allah’ın izni olmadan hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah’a iman ederse Allah onun kalbine hidayet verir. Allah, her şeyi noksansız bilendir” burulmaktadır.

Bu âyeti kerimeden anlaşılmaktadır ki; Yeryüzüne ve insanlara gelen musibetlerden, meydana gelen hadiselerden, zuhur eden hayır ve şerden hiç bir şey kendiliğinden meydana gelmez. Ancak Allah’ın izni ve dilemesi ile meydana gelir. Çünkü her şeyi yaratan, ilmi ile kuşatan yüce Allah’tır. Onun izni ve iradesi dışında hiçbir şeyin vücut bulması mümkün değildir. O dilemeden ve izin vermeden hiçbir şey olmaz. Hiçbir kimseye ve hiçbir şeye musibet gelmez.

Şurası iyi bilinmelidir ki: gerek kâfir ve münafık, gerekse mümin her kim olursa olsun, malına, canına, evladına, maddi ve manevi, sözlü veya fiili hoşa gitmeyecek acı bir hadise, belâ, felaket, musibet çarparsa o ancak Allah’ın izni iledir.

Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse ve gücün istemesi ile, çalışma ve gayreti ile kimseye bir musibet, belâ, eza, ceza gibi hiçbir şey inemez. Allah’ın izni olmadıkça bir yaprak bile kımıldayamaz. Allah’ın izni olmadıkça kimse iman bile edemez, kimse şefaat edemez, kimse zafer kazanamaz. Hiçbir şey mümine bir zarar veremez. Kimseye büyü ve sihir dokunamaz, bitkiler, meyveler bitemez, kainatın nizamı, düzeni devam edemez. Kısaca Onun izni olmadıkça kimse can bile veremez.

Âl-i İmran. 145: “Allah’ın  izni olmadıkça hiç kimse ölmez. Bu vadesiyle yazılmış bir yazıdır...”

İnsan kendisini öldürmek istese, kurşun sıkılsa, kazaya uğrasa Allah izin vermedikçe ölemez.

Her şeyi Allah’a havale ettiren, iyi ve kötü, hayır ve şer ne gelirse Allah’ın izni ile geldiğine inandıran tek gerçek “iman”dır.

Ölüm, hastalık, mal zevali gibi musibetlerin ancak Allah’ın kaderi, kazası ve ilmi ile olduğunu tasdik eden kimsenin kalbine Allah musibet anında sabretmesini, rahatlık anında ise şükretmesini hidayet eder.

Peygamberimiz (S.A.V.) bu hususta şu şekilde buyurmuştur.

“Ne acayiptir  müminin işi! Gerçekten onun her işi hayırdır. Bu hâl, müminden başka hiçbir kimse için böyle değildir.

Eğer ona sevinç verici bir şey isabet ederse şükreder. Bu da kendisi için bir hayır olur. Eğer ona zarar ve ziyan verecek bir şey isabet ederse sabreder, bu da kendisi için hayır olur” burulmaktadır.

İnsanoğluna bu hasleti sağlayan imandır. Bir kimse, Allah’a iman ederse belalara karşı sabretmeye, nimetler karşısında şükretmeye Allah onu muvaffak kılar. Allah herkesin imanını, nifakını, küfrünü, itaat ve isyanını en iyi bilendir. Her şey Allah’ın izni ile olur. Allah’ın izin verdiği her şeyde bir hikmeti vardır.

Müslümanlar, Uhud savaşında musibetle karşılaşmışlardı. Şehit vermişler, yaralananlar olmuştu. Bunun Allah’ın izni ile olduğu ve bunda bir hikmetin bulunduğu şöyle beyan edilmektedir.

Âl-i İmran. 166-167: “İki ordunun karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, Allah’ın izniyle olmuştur ki, (O) müminleri bilsin ve münafıkları bilsin. (deneyip ortaya çıkarsın)”

Başa gelen Allah’ın izni ile olduğuna göre, musibet karşısında feryat edip sızlanmaya, üzülmeye gerek yoktur. Çünkü Allah’ın izni ile olmuştur, burada Allah’ın mutlak sûrette bir hikmeti vardır, böyle bilinmelidir.

Yasin 82: “Allah bir şeyin olmasını dilediği zaman ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.”

 

01-Teşrii irade de Allah’ın izni-

Bu irade, sebep ve şarta bağlı olup kulun iradesi ile birlikte cereyan eder. Kulun işine izin verme, onun işini yürütme, fiili yapması için kula güç verme anlamındadır. Bu fiilin içerisindeki sorumluluk kula aittir. Çünkü kul, bir işi yapmayı isteyince Allah da o işi yapmasına izin ve güç verir. Burada istek kuldan olduğu için sorumluluk da kula aittir. Bu irade rızayı gerektirmez. Kulun istediği şeye Allah izin verir, fakat kulun da yaptığı şeye razı olmayabilir.

Bu irade, kulun işleriyle ilgili olan iradedir. Allah (c.c) insanların laikiyle sorumlu olabilmeleri için kullarına hürriyeti vermiştir.

 

-Allah’ın Takdiri-

Allah (c.c) musibetleri meydana getirmeden önce, levh -i mahfuzda yazmış, takdir etmiştir. Ne zaman, nerede ve nasıl bir musibet meydana gelecek önceden tespit edilmiştir. Bu Allah’a göre çok kolaydır. Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. Musibetleri vukuundan evvel bir kitapta yazmasının hikmeti, insanın dünya nimetlerinden elde edemediği şeylere, başa gelen musibetlere üzülmemesi, elde edilen nimetler karşısında şımarmaması içindir.

Çünkü veren de alan da Allah’tır. Ağlatanda, güldürende Allah’tır. Allah verdiğini de, aldığını da önceden takdir etmiştir.

Kur'an-ı Kerim’de bu husus şu âyeti kerimeyle beyan burulmaktadır.

Hadid. 22-23: “Ne yerde, ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet yoktur  ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Doğrusu bu, Allah’a kolaydır (başınıza gelen musibetleri önceden bir kitapta yazdık ki) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği ile de sevinip şaşırmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip övünen kimseleri sevmez” burulmaktadır.

İmanlı insanın hayatında kaybedilene üzülmek, elde edilene karşıda şımarmak yoktur. Çünkü yok olması mukadder olan şeyin elbette yok olacağı, gelmesi, elde edilmesi mukadder olan şeyin de elbette geleceğini, elde edileceğini bilen veya inanan bir insanın üzülmesi ve aşırı derecede sevinip şımarması mümkün değildir.

Mümin, başına gelenlere “Allah’ın hakkımdaki hükmü, takdiri böyle imiş diyerek teselli olur, metanetini korur. Verilen nimetlere de mağrur olmaz. Bu Rabbımın fazlıdır, imtihan içindir, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye sonunu düşünür.

Zira hepsinin mukadder ve Kitab -ı Mübin’de yazılı olduğuna iman eden, kalpleri Allah’ın zikrine ve Hakk’a huşu duygusunu besleyen kimse, Allah’ın takdiri ile meydana çıkan acı tatlı, kazası kaderi ve tecelliyatı karşısında insanlık gereği etkilenip duygulansa da kendinden geçmez, şaşırıp bocalamaz. Hepsinin Hak’tan indiğini ve nice gizli hikmetlerin bulunduğunu bilerek her iki halde de gönlünü Allah’ın mağfiret ve rızasına bağlar. Huşû ve rıza duyguları ile görevine bakar. Musibetten kurtulmak için çalışır, maddi ve manevi tedbirlerini alır.

 

HAYIR VE ŞERRİ ALLAH VERİR VE MÜMİNİN LEHİNEDİR.

 

Hayır ve şerri veren muhakkak ki Allah’tır. Hayır ve şer olarak işlenen her şeyin, zerresinin karşılığı vardır. İnsanoğlunun başına dûçar edilen hayırlı ve şerli her şey Allah tarafından imtihan vesilesi olarak indirilmektedir.

Hayır yani hasene (iyilik) selâmet, emniyet, sıhhat, mal, servet, nimet, zenginlik, bolluk, fetih, zafer, ganimet, taat, makam, mevki insanın hoşlandığı her türlü iyiliktir, güzelliktir.

Şer yani seyyie (kötülük) ise; hastalık, korku, yoksulluk, işkence ve zulüm, bela, şiddet, sıkıntı, kıtlık, yokluk, pahalılık, öldürülme, yaralanma, kaza, hezimete uğrama, ağrı, üzüntü, mal zaiyatı gibi insanın hoşlanmadığı, insanın zararına, aleyhine olan her türlü kötülüklerdir.

İyilik de, kötülük de yani hayır ve şer insanın başına Allah’ın takdiri ile gelir. Allah murat edip izin vermeyince insanın başına ne iyilik gelir, ne de kötülük. Hayır ve şer, iyilik ve kötülük Allah katındandır.

Hayrın ve şerrin Allah tarafından olduğuna inanmak, iman etmenin esaslarından biridir.

tövbe 50-51: “Ey Rabbim, Sana bir iyilik ulaşsa bu onların (münafıkların) hoşuna gitmez ve eğer sana musibet isabet etse, biz önceden tedbirimizi almıştık” derler. Sevinerek döner giderler. De ki; Allah bizim için ne takdir etmişse ancak bize o ulaşır. Bizim mevlamız (sahibimiz) O’dur. Onun için müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler, (dayanıp güvensinler) burulmaktadır.

Acı-tatlı başa ne gelirse hepsi Allah’ın takdiri iledir. Allah’ın her işinde bir hikmeti mevcuttur. İyilik de, kötülükte neticede müminin lehinedir. Dünyevi veya uhrevi bir maslahat, bir menfaat, bir hayır içindir. O nasıl dilerse öyle yapar, ne yaparsa hayırlısını yapar, yerinde ve zamanında yapar. Allah’ın iradesinden hiçbir şey hariç olmadığından bütün musibetlere razı olmak gerekir. Çünkü her şey Allah’ın iradesi, hükmü ve kazası ile olmuştur, razı olmaktan başka bir çare yoktur.

Nisa 78: “İyiliğin de, kötülüğün de Allah katından olduğunu”

tövbe 31: “İnsana ancak Allah’ın takdir ettiği şeyin isabet edeceğini...”

Hayrı ve şerri imtihan için veren Allah’ın olduğunu beyan eden âyeti kerimeler şunlardır.

Hûd. 9: “İnsanoğluna tarafımızdan bir rahmet (sıhhat ve zenginlik) tattırıp da sonra bunu çekip alıversek, şüphesiz ki, o, Allah’ın ihsanından tamamen ümidini kesen, evvelki nimeti unutan, nankör bir kimse olur.

Hûd. 10: “Fakat ona dokunan bu dertten sonra, kendisine bir nimet tattırsak, doğrusu benden bütün fenalıklar gitti der ve şüphesiz sevinir, öğünür.”

Hûd. 11:“Ancak her iki halde de sabredip, salih amelleri işleyenler müstesnadır. İşte bunlar için bir mağfiret ve büyük bir sevap vardır” burulmaktadır.

 

İNSANLARA MUSİBET VE HASTALIKLARIN VERİLİŞ SEBEPLERİ

 

Kötü Ameller

Allah (c.c) sebepsiz yere hiçbir kimseye musibet veya hastalık vermez. Allah kullarına acır, merhametlidir, zulmetmez. İnsanların hayra yönelip, şerden uzaklaşmalarını istemiş, iyiliklerin de, kötülüklerinde zerre kadar karşılıksız kalmayacağını açıkça beyan etmiştir.

Zilzal. 7- 8: “Kim zerre kadar bir hayır işlerse onu görecek, kim de zerre kadar bir şer işlerse onu görecektir” buyrulmuştur. Kısacası karşılığı verilmeyecek olan zerre miktarı da olsa hiçbir şey yok. Elbette musibet ve hastalıklar da bir karşılık sebebi olarak insana verilmektedir.

Kur'an-ı Kerim’in bir çok yerinde insanların başına gelen musibetlerin “Kendi ellerinin yaptıkları yüzünden” olduğu beyan edilmektedir. İnsanın başına gelen musibette, insanın hatası vardır. İnsanın hatası ve günahları yüzünden başına musibet gelir.

Şura 30: “Başınıza gelen her hangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı (işler, günahlar) yüzündendir. Allah ise bir çoğunu bağışlıyor (da bunlardan dolayı musibet vermiyor)”

Ayetten açıkça anlaşılmaktadır ki; hastalık ve musibetler insanların işledikleri hatalar, isyanlar, günahlar yüzündendir.

Peygamberimiz Hz. Muhammet (S.A.V.) bu âyetin nazil olmasından sonra şöyle buyurmuştur:

“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, kişinin ayağının sürçmesi, ayağını bir ağaç parçasının yırtması, damarının seyrimesi hep kendi günahı yüzündendir. Allah ise günahlarının bir çoğunu bağışlıyor.”

(İbn -i Kesir, a.g.e. IV)

Mümin, işlediği günahın cezasını dünyada iken bir musibete dûçar olmak suretiyle çekerse artık o günahın cezasından kurtulmuş sayılır, ahrete kalmaz .

İnsan, hayatı süresince bir takım hatalar, kusurlar işliyor, isyan ediyor, günaha giriyor. Allah (c.c) bunlardan bir kısmını affediyor, bir kısmının cezasını erteliyor, ahrete bırakıyor, bir kısmı için de cezasını hemen veriyor, bunun için de; hastalık, üzüntü, keder ve benzeri musibet ve hastalıklara maruz bırakıyor.

Tabii ki, bunda da Allah’ın bir hikmeti vardır. Eğer Allah (c.c) insanların işledikleri günahların cezalarını hemen vermiş olsaydı yeryüzünde canlı kalmazdı. Bu hususu Allah (c.c) şu âyeti kerimeyle açıklamaktadır.

Fatır. 45: “Eğer Allah, yaptıkları yüzünden, insanları cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiği zaman, Allah kullarını görmektedir. (Onları yaptıkları işlere göre cezalandırmaktadır) burulmaktadır.

Gerçektende, çevremizde, etrafımızda gördüğümüz kötü kişilerin, zalimlerin, fasıkların, Allah’a asi olan her günahkarın yaptıkları fiiller büyük cezaları gerektirmektedir. Biz hemen onların cezalandırılmasını arzulamaktayız. Allah ise onların bazı günahlarının cezasını veriyor, çoğunu da tehir ediyor. Yoksa her günahkar cezalandırılıp helak edilseydi yeryüzünde kimse kalmayabilirdi, dengeler bozulabilir, iyilerle kötülerin, güzelliklerle çirkinliklerin, zalimlerle mazlumların bir anlamı kalmazdı. Mücadele etmenin bir manası kalmazdı. Diyebiliriz ki güzel Allah, yüceler yücesi Allah ne eylerse güzel eyler. Onun hikmetlerine akıl, sır erdirilemez, sual olunamaz.

Günahlar yüzünden gelen musibetler, o günahlara kefaret olur. Hata, kusur ve günahı olmadan gelen musibetler ise kulun manevi derecesinin artmasına vesile olur.

Kâfir, münafık, müşrik ve fasıklara gelen musibetler genellikle imtihan içindir. Onlar eğer bu musibetlerden ibret alıp, kendilerini düzeltirler, kötülük ve isyanlarından vazgeçip iyi hallere dönerlerse bu musibet onlar için hayır ve bir nimet olur, hidayete erme sebebi olur. Şayet bu musibetlerden bu kişiler ibret almayıp, hallerini düzeltmeyip devam ederlerse bu musibetler bu dünyada onlar için bir ceza olacağı gibi, ahrette de bu günahları sebebiyle tekrar cezaya çarptırılacaklardır. Böylece hem dünyada, hem ahrette rezil olup cezalandırılmış olacaklardır. Bazı kötü kişilere, müşrik ve kâfirlere dünyada bela gelmez, günahlarının, cezalarının tamamı ahrete bırakılır. Aslında insanın işlediği günahların cezasının dünyada verilmesi insan için bir nimettir. ahrette cezaya çarptırılmak, cehennemde bu sebeple yanmak çok zordur.

Hz. Ebubekir (r.a) ile Peygamberimiz Hz. Muhammet (S.A.V.) arasında geçen bir konuşma şu şekildedir.

Ebubekir (r.a)

“Ya Resulullah! İş, ne sizin kuruntunuza, ne ehl -i kitabın kuruntusuna göre olmaz. Kötülük yapan cezasını çeker, (Nisa, 123) âyeti olduktan sonra nasıl kurtuluşa ereriz? Yaptığımız her amel ile cezalanacak mıyız? dedi. Bunun üzerine Z. Muhammet (S.A.V.) de Hz. Ebubekir’e (r.a)

-Allah seni bağışlasın ya Ebu Bekir! Sen hasta olmadın mı? Üzülmedin mi? Sana şiddetli darlık isabet etmedi mi? dedi.   

Hz. Ebubekir (r.a) –Evet ya Resulullah, dedim diyor. Peygamberimiz (S.A.V.) “İşte bu hastalanma, üzülme, şiddetli darlığa maruz kalma cezalandığın şeylerdir” buyurdu. (El-Munziri, a.g.e, ıv. 294, Ravahu İbn Hıbban)

Bu sözlerden anlaşılacağı üzere; insanın maruz kaldığı küçük bir musibet bile günahının affedilmesine vesile olmaktadır.

Yeryüzünde felaketler, kıtlık, yokluk, afetler, kuraklık, savaş, zulüm, fitne-fesat, anarşi gibi nice bela ve musibetler zuhur olmaktadır. Bütün bunların meydana gelmesi insanların Allah’a olan itaatsızlıkları, isyanları, sapıklıkları ve günahları yüzündendir. Bu hususta yüce Allah şu şekilde buyurmaktadır. Rum 41: “İnsanların elleriyle kazandıkları günahlar yüzünden, karada ve denizde fesat çıkar. Belki dönerler diye (Allah bu yola) onlara, yaptıklarının bir kısmını tattırıyor” burulmaktadır.

Âyet-i Kerimede geçen “fesat” dan kasıt, kıtlık, yokluk, pahalılık, kuraklık, trafik kazaları, muhtelif cinayetler ve ölümler, ot ve ekinlerin bitmemesi, yangın ve sel felaketleri, meyvelerin afete uğraması, hayvanların telef olması, şiddetli sıcak ve dolu yağışı ya da kuraklık, insanların hastalıklara yakalanması, savaş çıkması, zulüm ve baskıların artması, hastalıkların çoğalması, taşkınlık ve sapıklığın, tecavüzlerin, hırsızlıkların artması, çevre kirliliği ve yağmacılık gibi şeylerdir. Bütün bunlar insanların işledikleri günahlar yüzündendir. Tabii ki, bir toplum içerisindeki kötü gidişattan herkes sorumludur, kötü gidişat sebebiyle bir musibet gelirse bu herkese eşit oranda dokunacaktır. Kötü gidişatı önlemek, iyiye, güzele dönüştürmek için herkes gücü nispetinde bir şeyler yapmak mecburiyetindedir.

Şurası bilinmelidir ki, Allah insana zerre kadar zulüm etmez. İyiliklerin karşılığını kat kat verir. Kötülüklerin ise hepsine ceza vermez, bir kısmını affeder, verirse de misli ile verir.

Nisa 40: “Allah zerre kadar haksızlık etmez, zerre miktarı bir iyilik olsa, onu kat kat yapar ve kendi katından büyük mükafat verir” burulmaktadır.

Allah insana zulmetmez, insanlar kendi kendilerine zulmederler. Yüce Allah, Yunus 44 “Allah insanlara hiç zulmetmez, fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler” burulmaktadır.

Zalimlerin musibete uğratılmaması müslümanları aldatmamalıdır.

Nice insanlar vardır ki, bunlar, zalimdirler, facir, fasık, münafık, asi, kâfir, müşriktirler. Fakat bunlar hiç bela ve musibetlere maruz kalmıyor, lüks bir hayat, nimet ve bolluk içerisinde bir hayat sürüyor diye insan sorabilir; bunlara isyanları, günahları sebebiyle musibet verilmiyor mu?

Bilindiği üzere bu insanların günahlarına karşılık bir musibet yani ceza verilse bu bir nimet olurdu. Kendilerini düzeltebilirler, doğru yolu da bulabilirlerdi. Bu musibete dûçar kılınmaması için hadiseler onlar için bir kâr değil zarardır. Allah asi, mücrim ve zalim kimseye elbette cezasını verir. Allah mühlet verir, belli bir vakte kadar bekler ama ihmal etmez. İsyan içinde, günahlar deryası içerisinde sefa süren insanlar, yavaş yavaş bilmeyecekleri bir yerden helaka götürülür. Yüce Allah (c.c) bu hususu şu şekilde beyan etmektedir.

A’raf. 182-183: “Âyetlerimizi yalanlayanları hiç bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş helaka yaklaştıracağız. Onlara muhlet veriyorum, çünkü benim tuzağım çetindir” buyrulmakadır.

Halkla savaşanlar, kendini halktan üstün görenler, her türlü fitne ve zulüm tuzaklarını kuranlar, İslâm’a ve müslümanlara karşı harbe ve baskıya kalkışanlar, kâfirler, zalimler, münafıklar, fasıklar, kendilerini güçlü sanan ihanet şebekeleri sanmasınlar ki bu devam edecek, zulümleri, saltanatları payidar olacaktır. Bu yaptıkları kesinlikle kendilerine kâr olarak kalmayacak, kurdukları tuzaklara kendileri düşecekler ve bütün bu yaptıklarının hesabını Allah’a vereceklerdir. 

Allah (c.c) bunlara bakınız nasıl ferman buyuruyor.

Nahl. 45-47: “Kötü tuzak kuranlar, Allah’ın kendilerini yerin dibine geçiremeyeceğinden, yahut hiç ummadıkları bir yerden kendilerine azabın gelmeyeceğinden emin midirler? Yahut (işlerinde-güçlerinde) dönüp dolaşırlarken (azabın) kendilerini yakalamayacağından emin midirler? Kendileri buna engel olacak değillerdir. Yahut azabın kendilerini bir korku üzerinde yakalamayacağından emin midirler? Doğrusu Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir” burulmaktadır.

Hainler, zalimler, âsi putperestler, fasık ve münafıklar yaptıklarının cezalarını, elbette çekeceklerdir. Hiçbir yaptıkları kendilerine kâr olmayacaktır. Her şeylerinin hesabı muhakkak sorulacaktır. Allah âdildir, âsiye de itaatkara da amellerinin karşılığını verir.

Allah (c.c) insanları uyanık olmaya, imana, İslâm’a davet etmektedir. Allah’ın azabından emin olunmaz. O, güçlü ve kuvvetlidir. İnsan ise güçsüz, cılız ve aciz bir varlıktır. Allah insana isyanının cezasını, evinde, yurdunda, işinde, gurbette, geceleyin, gündüzleyin, uyurken, uyanıkken, her mekanda verir, vermeye kâdirdir. O acele etmez, musibeti, cezayı, ne zaman, nerede, ne şekilde vereceğini gayet iyi bilir.

Allah’ın yok olmasını, yıkılmasını istediği milletlerde ilahi adalet çoğunlukla böyle tecelli etmiştir. Önce onları bir takım musibetlerle insafa, imana, itaate, hallerini düzeltmeye davet etmiştir. Bu davete icabet etmedikleri, zaman onlara düşmanlarını musallat kılmış, bunun sonunda yurtları ellerinden çıkmış, düşmanlarına yenik ve esir düşmüşlerdir böylece altlarından kalkamayacakları bir hale gelmişlerdir. Bütün bunların sonrasında da kendilerini düzeltmedikleri, itaate gelmedikleri zaman da onları bütünüyle helak etmiş ve yerlerine başka kavimler, milletler getirilmiştir.

 

 

 

-Nimetlere nankörlük -

Allah insanlara arzu ettikleri rızkı, nimeti, güzellikleri verir. İnsanlar, her türlü bolluğa ve nimetlere kavuşurlar, ticaretleri düzgündür, ellerinin altında her türlü imkanları vardır, karadan ve denizden bol bol rızık verilir, sağlıkları, sıhhatleri, huzurları yerindedir. Bütün bunlar karşısında bu nimetlere dalarak, Allah’tan geldiğini unutarak kıymetini bilmezler, zekatı, fakir fukaranın hakkını vermeyip gasbederler, putlara tapmaya başlarlar, tevhidi bırakıp şirke, eğlenceye, sapıklığa atılırlar, şımarırlar. Cemiyeti bütün kötülükler kuşatmıştır. Allah da bunun üzerine ikaz ve irşad olmaları için bir takım musibetlerle hatırlatmalar yapar. Bu hatırlatmalara hiç aldırış etmeden aynı hallerine devam ederlerse Allah artık o toplumu başka türlü cezalandırır ve diğer milletlere de örnek olsun, aynı hataya düşmesinler diye de beyan eder açıklar. Yüce Allah bu hususu şu şekilde beyan buyurmaktadır.

Nahl. 112-113: “Allah şöyle bir kenti misal olarak anlattı. Güven içinde, huzur içinde idi, her yerden rızkı bol bol kendisine geliyordu. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük etti, bunun üzerine halkının yaptıklarından ötürü Allah ona açlık ve korku elbisesini tattırdı. An dolsun, onlara kendilerinden bir Peygamber geldi, onu yalanladılar. Bunun üzerine onlar zulümlerine devam ederken azap onları yakalayıverdi” burulmaktadır.

 Misali verilen kent, Mekke şehridir. Allah (c.c) nimetlerine nankörlük eden, nimetleri karşısında şımarıp aşırılığa kaçan, halka zulmeden, asi olan, peygamberi yalanlayan, hafife alan her kentin akıbetinin de aynı olacağını bu misalle beyan etmekte, açıklamaktadır. Nimetler karşısında sapkınlıklarından dolayı Allah bu kenti yedi sene açlık ve kıtlığa müptela ederek musibetle cezalandırmıştır. Kent halkı öyle aç kalmışlardır ki; açlıklarını gidermek için kan ve leş yemeğe dahi başvurmuşlardı. Ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını şaşırmışlar, panik haline düşmüşlerdi.

En büyük azaplardan biriside açlık ve kıtlıktır. Açlık ve kıtlıkla terbiye belki helâk edilmekten daha ağır bir musibettir insan için.

 

-İnsanlara Zulüm-

Allah (c.c) zulmü haram kılmıştır. Zalimleri mutlak surette cezaya çarptıracak ve mazlumun hakkını zalimden alacaktır.

İnsanlara çeşitli şekil ve içeriklerde işkence ve zulüm uygulayan, insanlara eziyetler veren, sömüren, hor gören, aşağılayan kişiler musibetsiz-cezasız bırakılmayacaklardır. Allah hile kuranların hilelerini, tuzak kuranların tuzaklarını onların başına geçirecektir, kendi tuzaklarına kendilerini düşürüverecektir.

         Bu hususu Allah (c.c) şu şekilde beyan etmektedir.

Nahl. 45: “Artık fenalık tuzaklarını kuranlar, Allah’ın kendilerini yere geçirmesinden, yahut bilemeyecekleri taraftan kendilerine azap inmesinden emin mi oldular.”

Rad. 42: “Onlardan önceki kafirlerde peygamberlerine karşı hile ve tuzaklar kurdular. Fakat bütün hilelerin cezası ancak Allah’a mahsustur. Her nefsin ne yapacağını o bilir. Kâfirlerde, yakında bu dünyanın sonu kimindir bilecektir” burulmaktadır.

 

-Kur'an’ın Hükümlerine Uymamak-

  İnsanlar Allah’ın her türlü emir ve yasaklarına, Kuran’ın koyduğu hükümlere uymadıkları takdirde  musibeti hak etmiş olurlar. Bunun cezasını dünyada ve yahut ahrette göreceklerdir.

Mesela düşmanla savaşmak bir emirdir. Kim bu emre uymayıp düşmanla savaştan, cihattan kaçar ve geri kalırsa musibeti, Allah’ın gazabını haketmiş olur.

Tövbe. 39: “Eğer topluca (savaşa) çıkmazsanız, Allah size acı (bir şekilde) azap eder ve yerinize sizden başka bir topluluk getirir, O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kâdirdir” burulmaktadır.

Başka bir ayeti kerimede de Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar ve onları hafife alanlara azabın dokunacağı belirtilmektedir.

En’am. 49: “Ayetlerimizi yalanlayanlara yaptıkları fenalık (fısk) yüzünden azap dokunacaktır” burulmaktadır.

Ayeti kerimede azabın geliş sebebi olarak “fasıklık” üzerinde durulmaktadır. Fasık, Allah’a itaat etmeyen, açıktan günah işleyen, helale ve harama riayet etmeyen, asi mücrim kişilerdir. Her kâfir, fasıktır, fakat her fasık kâfir değildir. Mümin olduğu halde fasık olan kişiler, ibadetlerinde, itaatında büyük kusur ve günahlar işlemektedirler. İnandığı dini esasları yaşamayan kişi fasıktır. Fasık olan insanlara da bu dünyada bir takım musibetler verilecek, ahrette de cezadan kurtulamayacaklardır.

Allah kimseye zulmetmez. Herkes yaptığının karşılığını görür. İnsanın çektiği ceza kendi günahının, kendi hatasının neticesidir. Bu ahrette böyle olduğu gibi dünyada da böyledir ve hatasının neticesidir.

Mesela: bir insan teşebbüs ettiği bir işte umursamazlık, ihmal ve yanlış hareket gibi hatalar yapar ve iş kötü sonuçlanırsa bunun vebali kendisine aittir. İşinin kesata girmesi, başarısız duruma düşmesinin sebebi kendi hatasıdır. Bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır.

Şuara. 42: “Başınıza her ne musibet gelirse kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir” burulmaktadır.

Bu kusur ve hatalar maddi ve manevi olabilir. İnsan alması gereken tedbiri almaz, kurallara uymazsa bunun neticesinde kendini üzen şeylerle karşılaşır veya dini vecibelerini yapmaz, Allah’a ve peygamberine isyan eder, haramları işler, ibadetleri ter kederse bu yüzden musibetlere maruz kalır.

 

k-MUSİBETLER VE HASTALIKLARIN MÜMİNE KAZANDIRDIKLARI-

 

1- İşlemiş olduğu Günahlarına kefaret olur:

Kefaret; silmek, bağışlamak anlamındadır. Allah (c.c) kullarına vermiş olduğu bazı musibetlerle işlemiş oldukları bir takım küçük günahlarını silmekte, ahrete bırakmamaktadır. Tabii ki burada kefaret olabilmesi için müminin gelen musibet karşısında sabır ve itidalli olması icap etmektedir. Şayet musibet karşısında ağlanır sızlanır Allah’a isyan ederse kefaret olmayabilir.

Peygamberimiz (S.A.V.) bir çok hadis-i şeriflerinde insanın başına gelen musibetlerin, o insanın işlemiş olduğu günahlarının, hatalarının silinmesine sebep olduğunu beyan etmektedir.

Az veya çok, küçük yada büyük, hatta bir dikenin batması, insanın ayağının sürçmesi ve can sıkıntısına varıncaya kadar bütün musibetler kulun günahlarına kefaret olmaktadır.

Bir hadis-i şerifte Hz. Muhammet (S.A.V.) şöyle buyurmaktadır.

“Sonbaharda rüzgarın, ağacın yapraklarını döktüğü gibi musibet de kulun günahını aynı şekilde döker” Ateşin; altın ve gümüşün kirini, pasını giderdiği gibi musibet de kulun hatasını, günahını giderir” buyurulmaktadır.

Diğer bir hadis-i şerif ise;

“Müslüman’a, fenalık, hastalık, keder, hüzün, eza, can sıkıntısı ârız olmaz, hatta vücuduna bir diken batırılmaz ki, Allah bu musibetler sebebiyle onun hatalarını ve günahlarını bağışlamış olsun.”

Allah’ın kullarına lütfu ve merhameti o derece büyük ki; bir çok günah ve hata işliyor, Allah bunlardan bir kısmını bağışlıyor, bir kısmının sebebiyle de ona musibetler veriyor, bu musibetler vesilesiyle de onun günahlarını affediyor. Üstelik üzerine gelen çeşitli musibetlere metânetle sabredenlere de “hesapsız derecede” misli misline sevap veriyor ve o kulun kendi katındaki manevi derecesini de yükseltiyor.

Bu konuyla ilgili diğer hadis-i şeriflerde şunlardır:

“Mümin erkek ve kadının canına, çocuklarına ve malına musibetler ölünceye kadar gelmeye devam eder, tâ ki Allah’ın huzuruna hatasız olarak gitsin”

Diğer bir hadis-i şerifte ise;

“Kimin malına veya canına bir musibet isabet ederse onu gizleyip insanlara şikayet etmezse Allah onun günahlarını bağışlar” buyurmaktadır.

(Tirmizi, Zuhd, 57. E l - Münziri a.g.e., ıv 286)

2. Kulun Allah katında manevi derecesinin artmasına vesile olur.

Allah (c.c) asi ve günahkar insanlara musibetler ve hastalıklar verdiği gibi takva sahibi, salih ameller işleyen müminlere de bir takım musibetler ve hastalıklar vermektedir. Nitekim Allah (c.c) gelmiş geçmiş Peygamberlerine de bir çok musibetler ve hastalıklar vermiştir.

Sabır Allah’a karşı  bir görevdir. Allah salih, yani sevdiği kullarına da musibetler vererek onların sabrını, samimiyetini, kendine olan bağlılığını ölçmekle imtihan etmektedir. Salih insanlar Allah’ın gönderdiği musibetler karşısında sabrederek Allah’a bu sabır görevini yerine getirmektedir.

Bu sebeple Allah da onların manevi derecelerini katında yükseltmekte, misli ile sevaplar yazmaktadır.

İnsanlar, dindarlığı derecesinde musibetlere maruz kalırlar. Peygamber efendimiz (S.A.V.) “İnsanlardan hangisine şiddetli belalar isabet eder” diye sorulduğunda, Peygamberimiz (S.A.V.) şu cevabı vermiştir;

“Peygamberler, sonra emsaline, sonra bunların benzerlerine (takva sahibi müminlere). İnsanlar dinlerine göre musibetlere müptela olurlar. Kimin dini kuvvetli ve sağlam ise belâ isabet etmeye devam eder” burulmaktadır. (el-Münziri, a.g.e., ıv. 281)

3- Musibetlere dûçar olan müminlerin bazılarına sevap verilir ve manevi dereceleri yükseltilir.

Yüce Allah takva sahibi müminlerin musibetler karşısındaki sabır ve tevekküllerini bazen günahlarına kefaret sayıp affediyor bazende ibadet yapmış olduğu mesabesinde sevap yazıp kulun katındaki manevi derecesini yükseltiyor.

Bu hususta Peygamberimiz Hz. Muhammet (S.A.V) şöyle buyurmuşlardır;

“Bir kul, hastalandığı veya yolculuğa çıktığı zaman ona sıhhatli ve mukim iken yaptığı ameli gibi sevap yazılır.

“İnsanlardan birisinin cesedine bir belâ isabet etse, Allah (c.c) o kişiyi koruyan meleklere; Bana güvendiği sürece kulumun her gece ve gündüz de hayırdan ne yapıyorsa aynısını yazın” der.

Diğer bir hadis-i şerifte ise;

“İnsanın Allah katında bir yeri vardır, o yere ameli ile ulaşamazsa  oraya ulaşıncaya kadar Allah o insanı hoşlanmadığı şeylerle müptela ılar”

“Kul, Allah’ın kendisi için takdir ettiği dereceye ameli ile ulaşamazsa, Allah onun canına, malına veya çocuğuna bir musibet verir, o da bunlara sabrederse böylece Allah’ın kendisi için takdir ettiği mertebeye ulaşır” burulmaktadır.

Allah, musibetleri insanların işledikleri günahları yüzünden bir ceza olarak verdiği gibi, onların günahlarını bağışlamak, manevi derecelerini yükseltmek ve insanın ameli ile ulaşamayacağı mertebeye ulaştırmak için de verir.

 

İNSAN İRADESİNİ İYİ YADA KÖTÜ YÖNDE KULLANMAYA KABİLİYETLİ KILINMIŞTIR.

 

Allah insanı yeryüzünün halifesi olarak çok üstün, diğer bütün varlıklardan farklı özelliklerle yaratmıştır. Bu üstün yaratılışın bir unsuru da akıl ve irade gücünün olmasıdır. Allah bir de göklerde ve yerlerde ve denizlerde canlı ve cansız ne varsa hepsini insan için yaratmış ve insanın hizmetine sunmuştur.

Kendine verilen bunca nimetler ve değerler karşısında insanın  vazifesi yaratılış gayesine uygun şekilde Allah’a kulluk ve ibadet görevini lâyıkiyle yerine getirmek olacaktır.

Allah, ölümü ve hayatı insanların hangisi daha güzel, hangisi en güzel ameller işleyerek bana gelecek diye yaratmıştır. Bu sebeple insanoğlu bu dünyada sürekli olarak imtihan halindedir, yaptığı her şey, tüm hareketleri yakından izlenmekte, kaydedilmektedir. İşte bu imtihanda başarılı olabilmesi için kendisine Allah tarafından; akıl, fikir, irade ve güç verilmiş, hayra ve şerre, hakka ve batıla, iyiye ve kötüye, doğruya ve yanlışa, imana ve küfre, itaat ve isyana , şükre ve nankörlüğe kabiliyetli kılınmıştır.

Allah ona, fücurunu ve takvasını ilham etmiş, yani itaat ve isyanı öğretmiş, hayrı ve şerri beyan etmiştir. Nefsini iman ve itaat ile temizleyenin kurtuluşa ereceğini, onu küfür ve isyan ile kirletenin hüsrana uğrayacağını bildirmiş, ona hidayet ve dalalet yolarını da açıkça göstermiştir. İnsan imtihan içerisinde olduğu için, imtihanın bir sırrı olarak hidayet ve dalalete, takva ve fücura, şükre ve nankörlüğe zorlanmamıştır. Çünkü İslâm dininde zorlama yoktur. Allah insana iyi ve kötü olan yolu göstermiş fakat onu iki yolun arasında aklıyla baş başa bırakmış, her hangi birisine zorlamamıştır. Bu sebeple insanlardan kimisi şükredici, kimisi de kendi aklı ve iradesiyle nankör olmuştur. Çünkü Allah herkesi iyi yola yönlendirseydi imtihanın, cennet ve cehennemin bir sırrı, kıymeti, özelliği kalmazdı.

Bu hususu Allah (c.c) şu âyeti kerimeyle açıklamaktadır.

İnsan 3: “Biz ona (insana) yolunu gösterdik. Ya şükredici, ya nankör olur” buyurmaktadır.

Kehf. 29: “(Ey Peygamberim) De ki: Hak (Kur'an) Rabcinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin ve dileyen inkar etsin”

İnsanlar, iman veya inkâr etmekte serbest bırakılmakla birlikte, kâfirlere cehennem hazırlandığı, iman edip Salih amel işleyenlere ise cennetin varolduğu belirtilerek iman teşvik edilmiş, inkardan ise sakındırılmıştır.

İnsan, Allah’a iman edip etmemekte serbesttir, ancak kendi iradesi ve Allah’ın lutru ve hidayeti ile iman ettikten sonra, fiil, söz ve davranışlarında tamamen hür ve serbest değildir. Allah’ın emir ve yasaklarına, İslâm’ın koyduğu kurallara uymak, sınırları çiğnememek, İslâm’ın çizdiği çerçeve içerisinden dışarı çıkmamak mecburiyetindedir. Kişi şayet hür iradesiyle İslâm’ı seçmiş ise bunlara uymaya zorunludur, uymayanlara da gerekirse zor kullanılabilmektedir. İnsan nasıl ki, misafirliğe gittiği bir evde, evin kurallarına uyuyor, kendince istediği gibi hareket edemiyorsa, İslâm çemberi içerisinde bulunduğu sürece de İslâm’ın koyduğu kurallara uymak mecburiyetindedir. Uymayanlar uyarılır, gerekirse cezalandırılır. Burada bir zorlama vardır.

Yüce Allah bu hususu şu âyeti kerimeyle açıklamaktadır.

Ahzab. 36: “Allah ve Resûlü, bir işte bir hüküm verdiği zaman artık, mümin bir erkek ve mümin bir kadın için o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne isyan ederse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”

İman ettik demekle iş bitmiyor. İmanın gerektirdiği  pratikleri yerine getirmeden, Allah yolunda hiç çile ve sıkıntı çekmeden kimseye cennet yok.

Ankebut. 2-3: “İnsanlar yalnız iman ettik demekle hiç denenmeden bırakılacağını mı sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri denedik ki, Allah doğru olanları bilsin ve yalancıları bilsin” burulmaktadır.

 

BİR MİLLET KENDİNİ DÜZELTMEDİĞİ SÜRECE ALLAH DA O MİLLETİ FELAHA KAVUŞTURMAYACAKTIR.

 

Bir millet, bir toplum üzerlerindeki iyi ve güzel hallerini bozmadıkça, kötü hallere dönüştürmedikçe, Allah da o topluma bir musibet kötülük ve ceza vermeyecektir.

Yine bir millet üzerinde bulundukları kötü hallerini, çirkinlikleri, itaatsızlık ve ahlâksızlıklarını düzeltip, kötü hallerinden vazgeçip iyi hallere dönmedikçe, pişmanlık duyup, tövbe ederek Allah’ın emirlerine boyun eğip itaate yönelmedikçe, Allah da o toplum üzerindeki musibetlerden, cezalardan, felaketlerden, facialardan vazgeçmeyecektir, o felaketleri üzerlerinden eksik etmeyecek, felaha kavuşturmayacaktır. Bir toplum ne şekilde bir istikamette  yönelişe meylederse Allah da onlara aynı istikamette bir tasarrufta bulunacaktır. Bu kaçınılmaz, dikkatlerden asla uzak tutulmaz ilahi bir gerçektir. Bu Kuran’la, sünnetle, mucizelerle ve yaşanmış tatbikatlarla ispatlanmış, tecrübe edilmiş bir gerçektir.

Nitekim Kur'an-ı Kerim bu hususu Rad sûresinde şu şekilde açıklıyor.

Rad. 11: “Ardından ve önünden onu takip edenler vardır. Allah’ın emriyle onu gözetirler. Muhakkak ki Allah bir topluma verdiği nimeti, onlar kendilerindeki iyi hali fenalığa çevirmedikçe bozmaz. Bir topluma da Allah bir kötülük diledi mi, artık onun geri çevrilmesine hiçbir çare yoktur. O toplum için (kendilerine yardım edecek) Allah’tan başka bir yardımcı da yoktur.”

Gizli ve açık, söylenen ve söylenmeyen, düşünülen ve düşünülmeyen, fısıldanan ve bağırılarak söylenen her şeyi takip ettirdiği görevliler, vazifesi bu olan melekler var. Kulların niyet ve düşüncelerini sayan muhafızlar onları adım adım, nefes nefes, çok dikkatli bir şekilde takip ederler. İyiliğin ve kötülüğün zerresinin zerresini dahi kaydetmekten asla imtina etmezler, usanmazlar, hepsini kaydederler. Bu kayıt işi yine Kur'an-ı Kerim’de şu şekilde açıklanıyor.

Zilzal. 7- 8: “Zira kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükafatını görecek, kim de zerre miktarı kadar bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.”

Evet, hiçbir kimse zerre kadar haksızlığa uğratılmayacaktır. Adalet Allah’ın adaletidir hiç şüphe yoktur iman edenler için.

“... Onlar (gerek iyilik, gerekse kötülük yapanlar) haksızlığa uğratılmazlar.” (En’am: 160) buyrulmuştur.

İnsanı takip eden, koruyan ve amellerini tek tek not alan, kaydeden melekler vardır.

Her insanı gözetleyen melekler. Giden, gelen, kaçan, koşan, iyi amelini kötüye, kötü amelini iyiye dönüştüren, hatıra-hayale gelen her şeyi kontrol eden-Allah’ın emri ve müsaadesiyle bu görevi yürütenler vardır.

Bu yolla Allah insanların, kullarının, kendilerini ve hallerini değiştirip değiştirmediklerini izleyerek bu konudaki hallerine göre üzerlerine düşmesi icap eden şeyleri yapar.

Şüphesiz ki, Allah bir nimeti veya azabı, bir izzeti veya zilleti, bir yüceliği veya aşağılığı insanlar amellerini, düşüncelerini ve pratik hayat yaşamlarını değiştirmedikçe O’da asla değiştirmez. Onların yaptıklarına uygun düşecek ve takdir ettiği mükafatı ya da cezayı (ikazı) verir, değiştirir.

Her ne kadar Allah’u Teali daha önceden, olmazdan evvel onların ne yapacaklarını bilmekte ise de, üzerlerine tereddüp edecek ceza veya mükafat  o günkü yaptıklarına göre olacaktır.

Doğrusu bu gerçek insanlığın üzerine çok ağır bir mesuliyet yüklemektedir. Allah’ın meşiyeti ve kanunu, insanlara yaptıklarına göre muamele etmeyi gerektirmiştir.

Onların bu kanunlara uyup uymamalarına göre de bu kanun cereyan edecektir. Bu husustaki hüküm gayet kesin ve açıktır. Asla tevile mahal yoktur. Bu âyeti kerime insana mesuliyet yüklemekle beraber insanoğluna yapılan saygının ve verilen değerin de bir ifadesidir.

Bu prensip belirtildikten sonra âyeti kerime de Allah’ın bir kavmin durumunu nasıl değiştirdiğini açıklamaktadır. Çünkü onlar önce kendi hallerini kötüye doğru değiştirmişler Allah da onları kötüye çevirmiştir.

İnsana, yanlış gidişatından dolayı verilen musibetin, belânın hiçbir kimse, kurum ve güç tarafından giderilmesi, hafifletilmesi mümkün değildir. Bu musibetin giderilmesi, hafifletilmesi yine insanoğlunun kendini düzeltmesi, pişmanlık duyup tövbe etmesi, Allah’a yalvarması neticesinde yüce Allah tarafından mümkün olacaktır.Bu kural Kur'an-ı Kerim’in Enfal sûresinde bir kez daha vurgulanıyor.

        Enfal. 53: “... Allah bir kavme ihsan ettiği nimetini, o kavim nefislerinde olanı değiştirinceye kadar, değiştirici değildir” burulmaktadır.

Bir toplum içerisindeki kötü gidişattan her fert, her müslüman sorumludur. Allah’ın dininin alaya alındığı, inananlara savaş açıldığı, inananların aşağılandığı, Allah’ın kitabına karşı muhalif icraatların yoğunlaştığı, emir ve yasaklarının çiğnendiği bir ülkede, gidişata paralel bir şekilde, ikaz mahiyetinde bir takım musibetler, felaketler ve facialar baş gösterecektir. Fitne ve fücurlar yoğunlaşacak, yoğunlaşmaya denk düşecek şekilde huzur ve saadet kaçacak, bir takım nimetlerden eksilme görülecek, iman sahipleri tarafından hissedilebilir bir takım ikazların olduğu anlaşılabilecektir.

Gidişatın her aşamasından, her mümin sorumlu olacaktır. Düzeltilmesi mesabesinde  bir çaba içerisinde bulunulmadığı takdirde bu gidişat, bu hastalık ilerleyecek ve bunlara mukabil Allah’ın vereceği musibetler bir gün olacak herkese dokunacak, tüm toplumu topyekün olarak kuşatacak, helak ediverecektir. Bugünkü gidişatın pek hayırlı bir gidişat olmadığı bir aşikardır. Kim ne yapıyor, biz ne yapıyoruz, ne yapmalıyız, sonumuz ne olacak bunlar çok iyi hesap edilmelidir. Sebepleri ve sonuçları düşünülmeli ve Kuran’ın belirttiği gerekenler derhal fiîliyata geçirilmelidir.

Rad sûresinin 11.nci âyeti kerimesi, her millet hatta her şahıs için bir düsturdur. Çünkü âyette, insanlar iyi hallerini devam ettirdikleri sürece nail oldukları nimetlerin nasıl devam edeceğine delalet vardır. Bu nedenle her milletin nimet ve huzur halinin devam etmesi için iyi halini devam ettirmesi gerekir.

Bu âyetten üç hususu öğreniyoruz;

1- İnsanlar hallerini değiştirmedikçe Allah da onlara verdiği nimetleri değiştirmez.

2- Allah, bir kavme musibet vermek isterse o kavimden o musibeti giderebilecek bir güç, bir kimse bulunmaz

3- Allah’tan başka kulların hakiki dostu yoktur.

Diğer bir âyeti kerimede ise “Bu azabın sebebi şudur. Bir millet kendilerinde bulunan (güzel ahlak ve meziyetleri) değiştirinceye kadar Allah onlara verdiği nimeti değiştirecek değildir” Enfal. 53 burulmaktadır.

Allah, bir memleket halkına, zulümden uzak olduğu müddetçe o memlekete azap vermez ve o memleketi helâk etmez. Bu memleketin gerek idare edenleri gerekse idare edilen halkı zulüm ve fesada meydan vermez, birbirlerinin hak ve hukuklarına tecavüz etmez, insanların haklarını zayi etmez, barış ve salah üzere geçinirler ve ıslah edici olurlarsa Allah onları azaba ve helake dûçar etmez.

Hadid. 11: “Rabcin, halkı ıslah edici kimseler olan şehirleri zulüm ile helak edici değildir.”

Halkın her türlü ilişkilerinde dosdoğru olması, birbirlerinin haklarına tecavüz etmemeleri, herkesin kendi hakkına razı olması ve kâfir dahi olsalar davranış ve huy yönünden iyi ve dürüst olmaları esastır.

Ahlâk yok olur, haram ve helal ortadan kalkar, herkes hayvan-i içgüdüsüyle istediği şeyleri yapmaya koyulur ve birbirlerinin haklarına tecavüze devam ederlerse Allah imtihan için bazı belalar verir onları uyarmaya, ıslaha davet eder.

KADER VE TEFEKKÜR DOĞRULTUSUNDA MUSİBETLER VE HASTALIKLAR.

 

Kadere, tevilli veya açık itirazlar aslen dünyevi hayatla sınırlı bir adalet duygusundan kaynaklanıyor.

Mesela deniliyor ki; hastalıklar var, çeşitli musibetler var, bunlar neden oluyor? Bu soruya iki türlü cevap veriliyor:

1) Bunların, yaptıklarımızdan dolayı başımıza geldiği düşünülüyor. Böyle bir esas var fakat aslî şümulle kavranamıyor, “fazileti müsellem (vasfen ve şahsen müsellem) kişilerin başına gelenlerin sebebi nedir?” sorusu açıkta kalıyor. Ayrıca, orada iradesini kullanmasıyla ilgisi bulunmayan durumları izah edilemiyor.

Doğrusu şudur: Allah zulmetmez, biz zulmederiz. Ama herkesin maruz kaldığı zulüm, veya musibet, kendi cüz’i iradesiyle ilgili olmayabilir; başkasının iradi davranışlarıyla ilgili olabilir... “Resulullah Efendimiz (s.a.s.)’e de zulmettiler, ashaba da, alimlere de zulmettiler... Bu zulümde Allah’ın rızası yok, müstahak görmesi de yok, kâfirlerin iradesi var. Allah zulmetmez, insanlar zulmeder. Zulmette olan zalimler zulmeder. Böyle yapmakla, aslen, kendi kendilerine de zulmetmiş olurlar. Yukarıda belirtilen esas, bu genişlik içinde kavranılmalıdır.

Senetü’l-Hüznü düşünün... Muhasara olayını... Müslümanlar açlıktan inliyor haldeydiler, Peygamberimiz aynı sene, hem Ebu Talib’i, hem Hz. Hatice’yi kaybetti. “Hüzün senesi” denilmesinin sebebi buydu... En büyük beşeri acı, evlat acısı. Peygamberimiz, bütün evladını, Hz. Fatıma hariç, kendisi hayattayken kaybetmiştir... Zindanlarda kırbaçlanan, inletilen İslâm âlimleri var... Ömrünü hastalıklarla geçirmiş, “cumaya gidememesinin sebebini” son döneminde açıklayan mezhep imamı var... Misaller saymakla bitmez. Burada “herkes ettiğini bulur” olur mu? Hitap umumidir: insanlar yine de, farklı iradelerle de olsa, kendi kendine zulmetmiş oluyor... Bu birinci husus.

İkinci husus, hiç elimizde olmayan ve başkalarının da iradesiyle ilgili bulunmayan musibetlerin varlığıdır. Ahiret hayatıyla bütünleştirmezseniz, bunu elbette izah edemezsiniz. Dünya, bir imtihan sahnesidir. Biz sıhhat ve afiyet niyaz edeceğiz, musibetlerden korunmayı dileyeceğiz. Tedbir alacağız. Fakat başımıza gelene de sabrederek karşılığında vadedilene ermeyi düşüneceğiz... Her halin, İslâmî bir karşılığı ve mânâsı var. Bir zerre boşluk yok.

Dünya sınırları içinde “mutlak adalet” aranmaz. Aransaydı dünya “müminin zindanı” olur muydu? Dünyada rahatlık olmayacağı bildirilir miydi? Şunu ihmal ediyor değilim: Dünyada elbette ki, mutlak adaletin tecellileri var... Fakat bu tecelliler de “dünyacıların” arzu ettikleri cinsten bir objektif genelleme darlığına irca edilemez.

2) İyice zora düşen, bu defa kader mefhumunu farklılaştırıyor: “Tabiat kanunları var, fiziki-kimyevi kanunlar var, topyekün maddenin kanunları var; bunlar Allah’ın yarattığı kanunlardır, kader de budur... Bunlar ayrıca açıklanmıştır. Her şey denge ve ahenk içindedir, mihverindedir, özellikleriyle mütenasip yerdedir, ölçüye tabidir... Lakin kader bununla tarif edilemez, bu ancak kaderin bir şubesi olabilir. Kaderi oraya inhisar ettirdiğiniz zaman, bir çeşit İslâm maddeciliğine (!) (pozitivizmine) varırsınız. Deizm’e ve onun determinizmine kayarsınız.

İfadenin mahzurunu (özünün hatırına) göze alarak söylüyorum: İslâm’da anlatılan kader, maddenin kaderi değil, insanın kaderidir.

Bazılarının arzusu şöyle: Çok öğrenirsek, çok çalışırsak güçlü oluruz, üstün oluruz. Her zaman böyle olmayabilir efendim! Nice âlim ve çalışkan insanlar fakr u zaruret içinde yaşamışlardır... İçtimai planda da öyledir. Batı medeniyetini, siz, ilmin ve çalışkanlığın faziletiyle özdeş mi mütalaa ediyorsunuz? Maddeten üstün olana, hemen “faziletçe de üstündür” rütbesini mi vereceğiz? O zaman düşünce bile abesleşir! Batı medeniyeti, sömürü vampirliğiyle dünyaya hakim oldu... medeniyetler böyle tahlil edilmez. Dünyevi hayat, ferd -i içtimaî, hiçbir planda böyle açıklanmaz. Çalarak, gasp edilerek de zengin olunabilir. Hatta onlara mehil de verilir. O zenginliğin içi de sonu da ateştir. Zengin olmak, maddi güç kazandırsa bile, mutluluk getirmez. Batı medeniyetinin insanı mutlu mudur?

 Dünyadan nasibimizi de unutmayacağız elbette. Fiilen terk yoktur, hükmen (manen-kalben) terk vardır. Mükevvenât bize musahhar kılınmıştır, yaratılanlar bizim faydalanmamız içindir. Ama bazen, acıları seçmek gerekebilir. Ben batı medeniyetinin yaptığını yapamam. Binamı (dünya görüşümü ve hayatımı) uçurumun kenarına değil, rıza temeline dayandırmaya mecburum. Aksi halde; zenginliğim ve üstünlüğüm bana bir ateşten gömlek olur, daha dünyada iken olur... Bu gerçekleri, bilinen sosyolojinin kanunları yazmaz. Henüz öyle bir sosyoloji bizler kuramadık.

“Biz kaderciliğe saplandık. Zilleti, meskeneti teseyyübü seçtik”... Bu kadar ucuz hüküm olmaz.

...Hepsi Allah’ın kaderi! Ama sorumluluğumuz var. Kur'an-ı Kerim, (Hadis-i Şerifler) kaderi anlatıyor. Sorumluluğumuzu da anlatıyor. “İradesizlik” itirazlarına cevap veriyor. “Hilkat farklılığı” itirazlarına cevap veriyor. Tefekkürü emrediyor.

Bu dünya, “kader nizamı” içinde “iradi tekâmül ve imtihan” dünyasıdır.

Cenab -ı Hakk, elbette ki, herkesi tek ümmet haline getirebilirdi. Herkesi inandırabilirdi. Dünyayı cennete, insanları meleğe çevirebilirdi... Murad -ı İlâhî o değil ki. “Ol” der olur. Bu tekamül değil ki. Tekamül, ir âfî olacaktır. İman, gayba imandır. Tefekkür, iradidir. Kader, irade’yi boşlukta kalmaktan korur; “bütün imkanları yok etme” hiçliğine varmaktan, anarşide boğulmaktan masun kılar, yalnızlıktan kurtarır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MUSİBETLERDEN VE HASTALIKLARDAN KURTULMANIN YOLLARI

 

Musibetleri ve hastalıkları insanlara çeşitli sebeplerden dolayı veren Allah’tır, gideren, yok eden de yine Allah olacaktır.

Musibet ve hastalıkların insana gelmesinde nasıl ki, insanın rolü var ise, üzerinden giderilmesi hususunda da muhakkak bir rolü olacaktır.

İnsanın irade ve gücünün dışındaki musibetleri def edebilmesi mümkün değildir. İnsan belki, gücünün yettiği bazı musibetleri ve hastalıkları Allah’ın izni ile sebeplerini ortadan kaldırmak sûretiyle giderebilir. Belâ ve musibetleri giderecek olan yalnız Allah’tır. Derdi veren de dermanı veren de O’dur.

Allah (c.c) bir âyeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır.

En’am. 17-18: “Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine kendisinden başka alacak yoktur ve eğer sana hayır dokundurursa (ona mani olacak kimse de yoktur.) O (şüphesiz) her şeye gücü yeten (istediğini yapabilen)dir. O kulların üstünde tam hakimdir. (onları istediği gibi yönetir.) O, herzeyi yerli yerinde yapan (herşeyden) haberi olandır” burulmaktadır.

Âyette Allah (c.c) açıkça kendisinin verdiği bir zararı kendisinden başka kaldırabilecek bir gücün olmadığını ferman buyurmaktadır. Bunun için bir kulun üzerinden musibeti kaldırabilmesi için Allah’a teslim olması, O’na yönelmesi, O’na dua etmesi, gidişatını düzeltmesi, hata ve günahlarından tövbe edip vazgeçmesi ve istikametini değiştirmesiyle olacaktır.

     Müslüman Allah’tan yardım isteyerek dua etmelidir.

Belaları insanın başından ancak Allah def edebileceğinden hareketle; insanlar Allah’ın koyduğu nizama uymalı, Peygamber (S.A.V.) efendimizin gittiği yoldan gitmeli ki başları emniyette olsun, belaya dûçar olmasınlar. Bununla birlikte iyi mutlu hallerinde de çok sık dua etmeli, Allah’ı zikretmelidirler. İnsan musibetlere maruz kalmamak için itaat ve dua etmeli, bir musibete maruz kaldığı vakit ise dua ve niyaz ile Allah’a yalvarmalıdır.

İnsanoğlu Allah’a karşı güzel istikametini korumalı, devam ettirmelidir.

Başına bir musibet geldiğinde nasıl Allah’a yalvarıp, dua ve niyazda bulunur, tüm ibadet ve itaatlerini, kulluk vazifesini yerine getirdiyse, Allah’ın onun üzerinden musibeti kaldırmasından sonraki ferah halinde de aynı çizgiyi koruması hatta daha güzele doğru götürmesi icap etmektedir. Ancak insanoğlu böyle midir, musibet anındaki çizgisini, ferah halinde de sürdürebiliyor mu?

Allah’u Teali bu hususu şu şekilde beyan ediyor.

Yunus .12: “İnsana bir zarar dokunduğu zaman, yanı üzerine yatarken, otururken yahut ayakta iken bile yalvarır; ama biz onun zararını açıp (kaldırın)cad sanki kendisine dokunan bir zarardan ötürü bize hiç yalvarmamış gibi hareket eder. İşte müsriflere yaptıkları iş böyle süslü gösterilmiştir.”

Musibet süresi içerisinde Allah’a yalvarıp o musibetten kurtulunca Allah’tan yüz çevirmesi insanın nankörlüğünün bir ifadesidir. Nankörlük için ise çeşitli musibetler ve cezalar hazırlanmıştır.

Gerçek şu ki, nimet ve rahat zamanlarında yapılan dua ve niyaz musibet zamanlarında yapılan dua ve niyazların kabulüne vesile olur. Nimet, sıhhat ve rahat zamanında insanın dua etmesi Allah katında çok değerlidir.

Kul, samimiyetle, ihlasla ve acele etmeden dua etmelidir.

Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır,

“Acele olunmadığı, yani dua ettim de kabul edilmedi denilmediği müddetçe duanız kabul edilir.

(Buhari, Devat 22, Müslim, Zikr,90-91)

Burada duanın kabulü için iki şart zikredilmektedir.

1-Acele etmemek.

2. Dua ettim ama duam kabul edilmedi dememek, yani duayı ısrarla devam ettirmek.

Musibetlere karşı tedbirin bir diğeri de sadaka vermektir.

İnsan, dua ile musibetlerden korunmaya çalıştığı gibi, sadaka ile de korunmaya çalışmalıdır.

Peygamberimiz (S.AV) şöyle buyurmuştur.

“Mallarınızı zekat vermekle koruyunuz. Hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz. Belalara karşı dua ile hazırlıklı olunuz” (Muhammet Şakir, İrşadu’l -Gafilin, s.103)

Yapılan iyilikler (insanı) kötü şeylerden korur. Gizli sadaka Rabb’ın gazabını söndürür...

“Gereği gibi sadaka vermek, iyilik yapmak, ana babaya ihsanda bulunmak ve sıla-ı rahim (akrabaları görüp gözetmek, onlarla irtibatı kesmemek) bahtsızlığı ve insanı kötü şeylerden korur.”

“Ateşin odunu yakıp yok ettiği gibi hasette iyilikleri yer, tüketir. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günahları söndürür...

“Sadaka Allah’ın gazabını teskin eder ve kötülüğü def eder.”

Hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere sadaka ve iyilikler insanın başına gelecek olan bela ve musibetleri önler.

İnsan musibetler karşısında maddi ve manevi tedbirleri de almalıdır.

İnsan; başına gelen musibetin sebebini düşünmeli, araştırmalı ve bulmaya çalışmalıdır. Musibetin gelmesinde ki sebep eğer maddi bir hata ise bu hatasını düzeltmelidir. Söz, fiil ve hareketine dikkat etmeli, işine, alışverişine, mesleğine dikkat etmeli ve belirli kurallara uymalıdır.

Musibetin gelmesindeki sebep; işlediği kötülük ve günahları ise, o hallerini derhal terketmeli, Allah’a tövbe etmeli, ahlâkını ve gidişatını düzeltmeli, insanlarla helallaşmalıdır.

Netice itibariyle insan şu hususları özetle çok iyi bilmeli ve ona göre kendini yönlendirmelidir.

* İnsanlara sıkıntı ve eza veren her şey bir musibettir.

* Musibetlerin tamamı Allah’ın izni-müsaadesiyle meydana gelir.

* Allah (c.c) musibetleri insanoğluna, yaptıkları günahlar ve hataları sebebiyle veya manevi derecelerini arttırmak veya günahlarını bağışlamak veya ameli ile ulaşamadığı mertebeye ulaştırmak için verir.

* Musibetler insanlar için bir imtihandır, diriliştir, kendini toparlamadır, neticede insanın lehinedir.

*Musibetlerde, insanların bilemeyeceği hikmetler vardır.

*İnsanlar musibetlere karşı sabretmeli, nimetlere ise şükretmelidir.

*Musibetlere sabredile bilinirse insanların bazı günahlarına kefaret olur ve onların manevi derecelerinin artmasına sebep olur.

* İnsan, ameli ile ulaşamayacağı makama musibetlere sabretmek sûretiyle ulaşır.

*İnsan dua ile ve sadaka ile musibetlerden korunmaya çalışmalıdır.

*Musibetlerden kurtulmak için maddi ve manevi her türlü çareye ve arayışa başvurulmalıdır.

MUSİBETLERLE HELAK EDİLEN (Cezalandırılan) TOPLUMLAR

 

Peygamberlerine, Allah’ın emirlerine karşı gelip isyan ettikleri, toplumun huzurunu bozdukları, fitne ve fesat çıkardıkları için, Allah (c.c) tarafından çeşitli biçimlerde ikaz edilen, musibetlerle cezalandırılan milletler ve toplulukların varlığını Kur'an bize bildirmektedir.

Bu helak edilişlerde bizler için, inananlar için, tüm insanlık için bir çok ikaz ve ibretler vardır, nasihatlar vardır.

Bu kavimler Nuh, Hud, Lut, Şuayb (a.s) kavimleridir. Bu kavimlerin suçlarını ve helak ediliş biçimlerini kısaca özetlemeye çalışalım.

Hz. Adem (a.s)’dan sonra insanlar çoğalmış bir çok yerler, mekanlar imar etmişler, topluca yaşamaya başlamışlar ancak dini ve tevhidi bırakıp, çeşitli putlara tapmaya, fitne ve fesat çıkarmaya başlamışlardı. Kendilerine Allah (c.c.) Nuh (a.s) peygamberi gönderdi. Nuh Peygamber yıllarca nasihat etti öğüt verdi, yola gelmeleri için çabaladı. Onu hiçbir zaman dinlemediler, Peygamberi alaya aldılar, ona eza ve cefa verdiler, zulmettiler, iman etmek bir yana onu sapıklıkla suçladılar.

Nuh (a.s) Peygamber onlardan, kesin olarak imanlarından ümidini kesince Allah’tan onların helak olmasını diledi, dua etti ve duası kabul oldu. Allah tarafından kendisine “gemi yap” emri verildi. Nuh (a.s.) gemiyi yaptı. Tûfanın alâmetleri belirmeye başladı. Nuh (a.s) mümin olanlarla birlikte gemiye bindi. Her cins hayvanlardan da birer çift gemiye aldı. Gökten sular boşalmaya başladı, yerden sular fışkırdı, her taraftan sular gemiyi sardı, dalgalar büyüdü. Tûfan tam olarak başladı. İman etmeyenler geminin dışında kalmışlardı hepsi boğulup telef oldular, sadece gemiye binenler kurtuldular.

Nuh kavminin helak edilişini gerektiren suçları şunlardı: Günahkar bir kavimdi, zulüm yaparlardı, fasık idiler. Allah’ın âyetlerini yalanlamışlardı, Peygamberleri yalanlamışlardı. Nuh’u yani peygamberlerini yalancılıkla ve sapıklıkla suçlamışlardı, müşrik bir kavimdi bir çok putlara tapıyorlardı, büyüklenirlerdi, her şeyde sınırı ve haddi aşarlardı, zorbalık ve inatçılık yaparlardı, öğütlerden her zaman yüz çevirmişlerdi, hakka karşı batılı savundular, bir çok insanı yoldan çıkarıp sapkınlığa sürüklediler, müminleri hâkir görmüşler, onlarla alay etmişler, işkenceler ve zulümler yapmışlardı, putlara tapmakta çok ısrar etmişlerdi.

Bütün bunlardan sonra suda boğulmak sûretiyle helak edildiler ve cehennemin en aşağılık tabakasından oldular.

Ankebut. 14: “And olsun biz Nuh’u kavmine gönderdik, onların arasında bin seneden elli yıl eksik kaldı,  (öğüt verdi, hak yola çağırdı, dinlemediler) sonunda onlar zulümlerini sürdürürlerken tufan onları yakaladı.”

Zariyat. 46: “Daha önce de Nuh kavmini helak etmiştik, onlar da fasın bir kavim idiler.”

Yunus 73: “Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla beraber bulunanları kurtardık. Onları (yeryüzünün) hakimleri yaptık ve ayetlerimizi yalanlayanları boğduk.”

Muhakkak ki, Nuh kavminin yaptıklarının ve yaptıklarına karşılık helak edilip cezalandırılmasında insanlar için büyük ibretler, ikazlar, çıkarılacak dersler vardır.

Böylece onların azap görmelerine ve helak edilmelerine sebep olan hataları işlemesinler, kendilerine, gidişatlarına, hareketlerine dikkat etsinler, durumlarını kontrol etsinler, iman ve itaat edip, şirk, küfür, fısk ve isyandan uzaklaşsınlar diye Allah’u Teali insanlara ayetlerle açıklıyor.

Furkan. 37: “Nuh kavmini de peygamberleri yalanladıkları  vakit onları da boğduk ve onları insanlara bir ibret yaptık. Zalimlere acı bir azap hazırladık.”

İnsanlar bu kıssalardan ders ve ibret almalıdırlar, kavimlerine bir pay çıkarmalıdırlar. Çünkü bir hükme illet ve sebep olan şey her yerde o hükme illet ve sebep olur. Nuh kavminin helakına sebep olan şeyler hangi millet, topluluk ve kavimde olursa olsun muhakkak  cezayı hak edip ve çeşitli biçimlerde ikaz edilip cezalandırılır.

 

AD KAVMİ

 

Hud (a.s.) Ad kavmine peygamber olarak gönderilmiştir. Bu kavim arap kavmiydi ve melikleri olan AD’ın ismini almıştı. Melik olan kavim lideri Ad, aya tapardı, kabilesini de aya tapmaya yöneltmişti. Bu kavim hak yoldan sapmış küfre dalmıştı. Çeşitli putlara tapıyorlardı, bir çok nimetlerle donatılmışlar muhteşem binalara sahip olmuşlar lüks ve ganimetler içerisinde yaşıyorlardı.

Peygamberleri Hud (a.s) kendilerine mucizeler gösterdi tevhide davet etti. Peygambere inanmadılar şirk ve küfürlerinde ısrarcı oldular. Bunun sonucu olarak yedi gece, sekiz gündüz devam eden çok şiddetli bir rüzgar ile helak olup gittiler. Hud (a.s.)’a iman edenlerle beraber kurtuldular.

Helak edilen kavimlerin helak oluş sebepleri Kuran’da beyan edilmekle birlikte, helak edilip yerle bir olan toplulukların bulundukları yerlere de yeryüzünde rastlanabileceği, gidilip ibret gözüyle görülebileceği de ifade edilmektedir. Yıkılıp yok olmuş bir şehrin ardından taş, kiremit, kemik, demir vs. emareleri bulmak mümkündür. Bu durum Kuran’da şöyle ifade edilmektedir.

Ankebut. 38: “Ad ve Semud’u (helak ettik). Bu (durumları) oturdukları yerlerden size belli olmaktadır.”

Fussilet. 14-16: “(Peygambere) biz sizin gönderdiğiniz şeyi inkar ediyoruz, dediler. Ad kavmi yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladı ve bizden daha kuvvetli kim var” dedi. Onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? bizim âyetlerimizi de kasten inkar ediyorlardı. Biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını taddırmak için, o uğursuz günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgar gönderdik. Ahiret azabı ise daha da kepazeliktir ve onlara hiç yardım edilemez.

Ad kavminin cezalandırılmasını gerektiren bir çok sebeplerden bazılarını Kur'an’ı Kerim açıkça şu şekilde zikretmektedir.

Bu kavmin yoldan çıkmasına şeytana uymaları sebep olmuştu.

Ankebut. 38 “Şeytan onlara yaptıkları işleri süsleyip onları yoldan çıkardı. Halbuki bakıp ibret alabilirlerdi.”

Hud (a.s)’ı yalanlamışlar, onu beyinsizlikle ve yalancılıkla itham etmişlerdi. Çoğu ona iman etmemiş (Hud, 53) ve isyan etmişti. (Hud, 59)

Hud. 60: “Allah’ı inkar ettiler.”

Onun âyetlerini (A’raf , 72), mucizeleri, (İbrahim, 9) ve ahrete kavuşmayı (Mümin un, 33) yalanladılar.

        Allah’ın ayetlerini bile bile inkar ettiler. (Hud, 59)

Hud’un öğütlerinden yüz çevirdiler. (Hud, 136)

Şeytana (Ankebut, 38) ve her zorba inatçıya uydular. (Hud, 59)

Yeryüzünde haksız yere büyüklendiler. (Fussilet, 15). kendilerine verilen nimetlere  nankörlük ettiler, ahreti inkar ettiler. (Müminun, 33)

Allah’a ibadet etmeyip putlara tapmakta ısrar ettiler. (A’raf, 70)

Güç ve kuvvetlerine güvendiler, kendilerinden daha güçlü kimse yok sandılar. (Fussilet, 159)

İnsanlara insafsızca muamele yaptılar, merhametsiz ve zorba idiler, Allah’a itaati terk edip şeytana uydular.

Bu suçları işlemelerinden dolayıdır ki, ilahi cezaya maruz kalmışlardır.

Kamer 18-22: “Âd da (âyetlerimi ve Peygamberlerimi) yalanladı. Azabım ve uyarılarım nasıl oldu(gördüler). Biz onların üstüne uğursuz mu uğursuz bir günde uğultulu kasırgayı gönderdik. İnsanları sanki köklerinden sökülmüş humma kütükleriymiş gibi koparıp deviriyordu. Nasılmış benim azabım ve uyarılarım?

Buyuruyor ve âyeti kerime şu hususu, beyinlere nakşedecek biçimde vurgulayarak bitiyor.

“And olsun ki biz Kur'an-ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?” (Kamer, 22)

Ad kavmi, nimetlere nankörlük etmişler, peygamberleri ve ayetleri yalanlamışlar, küfür, isyan ve sapıklıklarında ısrar etmişler, bütün bunlara rağmen: Bulut ve rüzgarlardan yağmur gelmesini, çiçekleri aşılamasını ve birçok doğal nimetleri bekleyip dururlarken, musibetle karşılaşmışlar, nimet umdukları şey, helâklarını sağlamıştır.

Bekledikleri rüzgar gelmiş kendilerini, mallarını, eşyalarını, bağlarını ve bahçelerini yerle bir etmiş, hepsini kurutmuştur. Ancak bu rüzgar sadece Ad kavminin beldesine tesir etmiş, diğer beldelere zarar vermemiştir.

Kur'an da ifade buyrulduğu gibi kurallara baş kaldıranların, bozulan düzen ve toplulukların aynı akıbetlere uğrayabileceklerini, nimetlerin bir anda musibete dönüşüvereceğini daima akıllarında tutmalıdırlar.

SEMÛD KAVMİ

 

Günahkarlıklarına karşılık olarak musibetlerle cezaya çarptırılan kavimlerden biri de Salih peygamberin kavmi Semud olmuştur. Bu kavim helak edilen Ad kavminden geriye kalıp türeyen insanların oluşturduğu kavim olmuştur.

Semud kavmi de döneminde bir çok varlıklara, nimetlere ve kuvvetlere nail olmuşlar, dağları delmiş taşları oymuşlar çok sağlam ve gösterişli evler, barınaklar, konaklar yapmışlardı ve uzun ömürlü idiler. Dünyaya bağlılıkları çok ileri ölçülerdeydi, eğlence ve zevklerine, gösterişe düşkündüler, ucuzluk ve bolluk içinde bir hayatları vardı. Bütün bu bolluk, güzellik ve nimetlere rağmen hak yoldan çıkmışlardı. Putlara tapıyorlar, Allah’a ortak koşuyorlardı.

Allah bu kavme Salih(a.s)’ı peygamber olarak gönderdi. Hz. Salih kavmini Allah’a ibadet ve itaate davet etti, nasihatlerde bulundu, mucizeler gösterdi. Ancak kavmi dinlemedi, onu yalanladı. Kendilerine mucize olarak gönderilen ve dokunulması yasak olan dişi deveyi öldürdüler. Bunların neticesinde dehşetli bir ses ile helak edildiler. Salih Peygamber ve ona iman edenler bu musibetten kurtuldular.

Fussilet 17: “Semud kavmine gelince, onlara yol gösterdik. Fakat onlar, körlüğü, doğru yolu bulmaya üstün tuttular. Böylece yaptıkları yüzünden alçaltıcı azap yıldırımı onları yakaladı.”

Semud kavminin helak ediliş sebepleri Kuran’da şu şekillerde sıralanmaktadır.

Müfsit, bozguncu, zorba, inatçı, çoğunluğu kâfir, zalim ve azgın bir kavim idi.

Peygamberi yalanlamışlardı, peygamberlerine yalancı ve şımarık demişlerdi, mucize deveyi öldürdüler, şeytana uydular, Rablerini inkar ettiler, emirlerine karşı çıktılar, başka ilahlara taptılar, bozgunculuk yapanlara uyuyorlardı, çok kötülük ve fesatlık yapıyorlardı. Bütün bu sebeplerden dolayı Allah onları helak edip yeryüzünden silerek cezalandırdı.

İnsanlar bu hadiselerden, açıklanan kıssalardan ibret almalı, suç işleyenlere, kâfir ve zalimlere meyletmemeli, onlara destek verip rıza göstermemeli, onların kötü fiillerini destekleyen veya tasvip edenlerin de onlar gibi cezalandırılacağını bilmelidirler.

Her kişi ve topluluklar hatalı davranışlarına ve günahlarına daha önceden, fırsat varken ve azabı görmeden önce pişman olup, tövbe etmeli, hallerini iyi hale dönüştürmelidirler.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır.

Neml. 52: “İşte küfürleri, zulümleri yüzünden çökmüş, harabeye dönmüş evler... Şüphesiz bunda bilen kavim için bir ibret vardır.”

 

 

 

 

 

 

SEDOM KAVMİ

 

Filistin topraklarında Sedom nahiyesinde yaşamış ve Lut (a.s)’ın  Peygamber olarak gönderildiği bir kavimdir.

Bu kavim de yine diğerleri gibi kâfir ve asi bir topluluktu. Dinden çıkmışlar, hak yoldan sapmışlar, kadınları bırakıp erkeklere yönelen sapık bir topluluk haline gelmişlerdi.

Lût (a.s) onları doğru yola davet etti, çok nasihat etti. Ancak kavmi, peygamberi hiç dinlemedi, sapkınlıklarına devam ettiler.

Yüce Allah (c.c) da bu yaptıklarına karşılık; onların başlarına taş yağdırdı. Zelzele ile yurtlarının altlarını üstlerine getirdi. Hepsi helak oldu gitti. Sadece Lût (a.s) ve ona inananlar kurtuldular.

Ankebut. 35: “Andolsun ki biz aklını kullanan bir toplum için ondan (harap ettiğimiz Sedom ülkesinden) bir işaret bırakmışızdır.” (Ondan kalan harabeler, isyan eden milletleri nasıl cezalandırıp mahvettiğimizi göstermektedir.)

Yüce Allah, bu kıssaları Kur'an da anlatıyor ki; onlar işledikleri günahlar, sapıklıklar yüzünden helak edildiler. Bundan haberdar olun, onların yaptıklarını siz yapmayın, onların düştükleri hatalara siz düşmeyin, birbirinizi ikaz edin, kötülüklere engel olun, şirk, küfür ve isyandan uzak durun.

Onların, bütün bu sebeplerden dolayı cezalandırılmış, ikaz edilmiş olduğunu bilin, ibret alın ve aynı hataları suçları işlediğiniz zaman,  sizde bu ve benzeri şekillerde mutlaka cezalandırılacaksınız.

Kısaca özetlemek gerekirse bu ve benzeri suçlardan dolayı helak edilen, cezalandırılan diğer kavimleri de şu şekilde sıralamak mümkündür.

Şuayb (a.s)’ ın kavmi MEDYEN kavmi, Musa (a.s)’ın kavmi içinde bulunan Firavun ve adamlarından başka kavimlerden de helak edilenlerin varolduğu ifade edilmektedir.

Kur'an-ı Kerim bize, helak edilen bir çok kavminde bulunduğunu şu şekilde beyan buyurmaktadır.

Hacc. 45: “(Halkı) zulmederken helak ettiğimiz nice memleket vardır ki duvarları (alta yıkılan) tavanlarının üstüne çökmüştür...”

Âyette beyan edildiği gibi Allah (c.c) nice memleket halklarını cezalandırmış, helak etmiştir. Sebep olarak da bu insanların zalimliklerini, itaatten uzaklaşmalarını, sapıklıklarını zikretmiştir.

Zikredilen başlıca helak ediliş sebepleri ise;

Allah’ın âyetlerini, peygamberlerini ve hakkı yalanlamışlar,

Mucizeleri inkar etmişler ve alaya almışlardır.

Allah’tan başka ilahlar edinmişler ve tapmışlardır.

Allah’a kavuşmayı ve ahreti inkar etmişler, hakka karşı bâtılı savunmuşlardı.

Fasık, bozguncu, inatçı, zorba, azgın, müşrik, kâfir, mücrim ve günahkârdılar.

Refah içinde iken şımarmışlardı, kötülüklere dalmışlar ve imana gelmemişlerdir.

Bütün bunları özetlemek gerekirse

Netice itibariyle;

1-Her kavim için bir helak zamanı vardır. Bu zaman gelmeden hiçbir kavim helak olmaz. Aynı şekilde her insanın da bir ölüm zamanı vardır. Bu zaman gelince de insan ölür. Ecel değişmez, ne ileri gider ne de geri kalır.

2-Bir kavim, bir halk üzerindeki iyi ve güzel hali kötülüğe çevirip değiştirmedikçe, Allah da onlara musibet ve belâ vermez, onları değiştirmez, hallerini bozmaz, cezalandırmaz, nimetlerini sürdürür.

3-Helak edilip yol edilen, cezalandırılan kavimler, şirk, küfür, isyan, fısk, zulüm gibi kendi işledikleri günahları yüzünden musibetlere maruz kalmışlar ve cezalandırılmışlardır. Allah onlara zulmetmiş değildir, onlar kendi kendilerine zulmetmiştir, kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlamışlardır.

4-Geçmiş kavimlerin anlatılan kıssalarında günümüz insanları, yani bizler için ibretler, nasihatler, ikazlar ve hatırlatmalar vardır. İnsanlar bu kıssalardan hisseler ve ibretler almalıdırlar. Kendilerini helâka sürükleyen, söz, fiil, davranış ve icraatları terk etmelidirler. Eğer onların, yani önceki kavimlerin yaptıklarını yaparlarsa onlar gibi cezaya maruz kalırlar.

Kısacası, bir hüküm için geçerli olan illet ve sebep her zaman ve mekanda geçerlidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GÜNÜMÜZDEKİ MUSİBETLER, MUSİBETİ VE HELAK EDİLMEYİ GEREKTİREN DURUMLAR.

 

Dünya üzerinde bir çok musibet ve helak edilme durumlarını ve bunların sebeplerini kıssalar halinde Kur'an-ı Kerim bize açık seçik ayetleriyle bildirmektedir.

Nice kavimler, üzerinde oldukları dine girmemişler, Peygamberlerine itaat etmemişler, her türlü sapıklıkta, itaatsızlıkta, kötülükte ileri gitmişler ve bu sebeplerden dolayı zaman zaman ikaz mahiyetinde musibetlere maruz kalmışlar bundan ibret almayıp sapkınlıklarına devam edince de sonları getirilmiş, büyük musibetlerle yerle bir edilerek helak olma cezasına uğramışlardır.

Kur'an-ı Kerimde cezayı, uyarılmayı ve helak edilmeyi gerektiren fiillerin bir çoğu hatta tamamı, ve daha fazlası günümüz dünyasında da görülmektedir ve bir fiil yaşanmaktadır.

Öyleyse bu kötü gidişatlardan, suçlardan dolayı ikaz ediliyor muyuz, edilmiyor muyuz, yoksa ansızın büyük bir felaketle helak olma cezasına mı çarptırılacağız. Bu soruyu kendimize sorup cevabını aramalıyız, düşünmeliyiz, geçmişlerden, Kuran’ın ikazlarından ibretler, dersler almalıyız.

Görüyoruz ki, ikazı ve musibeti gerektiren, helak edilmeyi hak ettiren bir çok fiiller günümüzde de dünyada ve ülkemizde bir fiil yaşanmaktadır.

 Nedir bunlar diye düşünürsek gözümüzün önüne getirebileceğimiz canlı örneklerini şu şekillerde sıralayabiliriz.

Bir kere biz Kuran’dan tamamen uzaklaşmış, Kuran’ın temel hükümlerini, prensiplerini, tavsiyelerini hayatımızdan tamamen soyutlamış bulunan bir hayat yaşıyoruz. Allah’ın emir ve hükümlerini, Peygamberin sünnetini hafife alıyoruz, tatbik etmiyoruz en vahimi de bunları öğrenmek için en ufak bir gayretimiz dahi olmuyor.

Böyle Allah’ın Kuran’ından uzaklaşınca da çerçevesi belli olmayan bir boşlukta nefsimizin ve şeytanın arzuları ve yönlendirmeleri istikametinde rasgele, amaçsız, gayesiz, idealsiz, başıboş bir hayat yaşamaya başlıyoruz.

Böyle olunca da yukarıdan aşağıya bütün düzenimiz, yaşantımız, kanunlarımız, kurallarımız, değerlerimiz, ticaretimiz, sanatımız, edebiyatımız, sosyal yaşantımız aile ve toplum hayatımız, devlet reflekslerimiz ve ideallerimiz yok olup gidiyor.

İslâm’ın referans alınmadığı, Kuran’ın hayatın hiçbir safhasında tatbik edilmediği günümüzde, insanlar psikolojik bunalım içine girmektedirler. Çözüm yolunu Kur'an yerine, içkide, kumarda, intiharda, bulan bu toplum günden güne küfrün karanlık bataklarına saplanmakta ve her iki dünyasını da bu şekilde kendine zehir etmektedir. Dinden uzaklaşmış, Allah’a itaatsızlığa yönelmiş bir toplum kendisinin, çevresinin ve diğer insanların da hayatının tüm safhalarını karanlığa, ümitsizliğe, bir çıkmaza teşvik ettiği, sürüklediği bir gerçektir. Böyle olunca da, kötü bir hal, icat; bir ağacın dalları gibi, bir mikrop, hastalık gibi bütün bünyeyi etkilemekte ve sarmaktadır.

Günümüz toplumunda, hırsızlıklar, dolandırıcılıklar, sahtekarlıklar, yalancılıklar, kumar, içki, fuhuş, cinayet işleme, intihar olayları, nikahsız yaşamalar, kavgalar, sapıklıklar ve her türlü rezillik ve çirkeflik almış başını gitmektedir. Şüphesiz bu kötü olaylardan toplumun bütün fertleri etkilenmektedir. Toplum bir çıkmaza girmiş, bir bunalım içerisinde çıkış yoları aramaktadır.

İnsanların birbirlerini acımadan öldürmeleri, birbirleri üzerinde baskı ve diktatörlük kurup, birbirlerine zulmetmeleri, haklarını gasp etmeleri, menfaat ve çıkar çatışmalarına girmeleri, kargaşa ve anarşi ortamı artık toplumu  bulanık ve karanlık bir sona getirmektedir.

Bir insanın artık dünyasını rahat yaşaması, ahretini kazanabilmesi çetin bir mücadeleyle mümkün olabilmektedir. Böyle bir ortamda kişinin kendini, imanını ve sorumluluğu üzerinde olan fertlerini koruyabilmesi artık mümkün olamaz duruma gelmiştir.

Bütün bu kötü gidişatın sebebi İslâm’ın emir ve yasaklarından uzaklaşıp, küfür zindanlığına, şeytani bir dünyaya yönelişin sonucudur. İnsanlar Kuran’dan uzaklaştıkça huzurdan da doğal olarak uzaklaşacaklar, Kuran’a yaklaştıkça da doğal olarak huzura kavuşacaklardır.

Şimdi burada diyebiliriz ki, bu toplum önceki helak edilen toplumlardaki bütün özellikleri üzerinde aynen bulunduruyor, öyleyse cezalandırılmaya, helak edilmeye müstahak bir duruma geldik.

Evet gerçektende etrafımıza baktığımızda, toplumun üzerindeki yaşanan fiilleri dikkatle incelediğimizde önceki helak edilen toplumların fiillerini ve suçlarının aynılarını görebiliyoruz.

Öyleyse niye helak edilmiyoruz veya ikaz ediliyor muyuz diyebiliriz tabii olarak.

Kendimize şöyle bir soru sorabiliriz: acaba ikaz ediliyor muyuz, ikaz edildiğimizin farkına varabildik mi, düşünebildik mi hiç bunları. İşte bu çok önemli, ikaz edildiğimizin farkına varamamak, farkına varamamış olmamız. Nice olaylarla bir çok ikazlar aldıkta gaflet uykusundan uyanıp ta, bir silkelenipte farkına varamadık. Yahut; farkına varamamış olmamızın da farkına varamadık.

Etrafımıza, çevremizdeki olaylara şöyle ibret gözüyle baksak, bakabilsek Kur'an penceresinden. Çünkü  yeryüzündeki her olay sahnesi, iman edenlerin okuması gereken bir âyet niteliğindedir. Şüphesiz olarak, tesadüfen hiçbir olay vukû bulmaz şu gök kubbenin içerisinde.

Evet biz, bozulmuş, Kuran’dan uzaklaşmış bir toplum olarak birçok musibetlerle her gün, her yerde ikaz ediliyoruz. Ellerimizle işlediğimiz günahlar yüzünden çeşitli acılara, musibetlere cezalara çarptırılıyoruz. Kötü gidişatımızın iyiye dönüştürülmesi için ikazlar alıyoruz, bunun farkına varmalıyız.

Kötü, bozulmuş bir toplum; kendileri gibi bozulmuş kötü kişileri başlarına geçiriyor, vekil yapıyor. Onlarda bir çok kötülüklere yol veriyor, işsizlik, enflasyon, hayat pahalılığı, çifte standart, özgürlüklerin baskı yoluyla elden alınması, zulümler, işkenceler gibi olaylarla toplum çalkalanıp duruyor.

Fuhuşun arttığı, zinanın devlet güvencesine alındığı bir toplumda, her gün televizyon kanallarından 20 kişinin öldüğü, yandığı, trafik kazası haberleri, imam-hatiplerin ve Kur'an kurslarının kapatıldığı bir toplumda, yine televizyon kanallarından cinnet geçirip bütün ailesini kurşuna dizen kişiler ve intihar eden gençlerin haberlerini izliyoruz.

Zekat müessesesinin çalıştırılmayıp, faiz sisteminin kurulduğu bir ülkede, soygunların, hırsızlıkların vurgunların arttığını, fakirlikten ve işsizlikten inleyen insanların çığlıklarını izliyoruz.

Kötü idarecilerin yönetime getirildiği bir ülkede, depremlerde,  yerle bir olan haneler ve insanlar ile sel ve çığ felaketleriyle yok olan mal ve can kayıplarının çığlıklarını izliyoruz televizyonlardan.

Cinsi sapıkların televizyon kanallarında boy gösterdiği bir toplumda, amansız ve çaresi henüz bulunamamış AİDS hastalığına yakalanan ve ölen insanların varlığını izliyoruz.

Günümüz toplumunda, her türlü tedbire rağmen trafik kazalarının ve ölümlerin önlenemeyişi, intihar olayları, hırsızlık, dolandırıcılık, zina ve fuhuş, cinayetler, yolsuzluklar, kavgalar, depremler, çığ felaketleri, sel felaketleri, kıtlık ve kuraklık, mahsullerin yetişmeyişi, çaresi bulunamayan hastalıklar, insan sağlığının bozulması, bunalımlar, sıkıntılar, insanların bir türlü huzura kavuşamaması, aralarında barışık yaşayamayışları hepsi bizim için, toplumumuz için birer musibettir, ikazdır, cezalandırmadır. Bunların hiç birisi boşuna değildir. Allah hiçbir kimseye kötülük vermez, herkes kendi eliyle işlediğinin cezasını ya da mükafatını alır.

Üzerimize gelen her iyiliğin ya da kötülüğün mutlaka bizim için bir anlamı olduğunu kavramalıyız, bilmeliyiz ve buna göre kendimizi yönlendirmeliyiz. Şüphesiz ki, bir topluma gelen musibet, içindeki iyileri de o musibetin gelişine sebep olmayanları da etkilemektedir. Bunun için etrafımızdaki bütün gelişmeler, olaylar hepimizi, her müslümanı birinci dereceden ilgilendirmektedir.

Musibet ve ikaz olaylarına günümüzden canlı örnekler vermek gerekirse;

    Ülkemizde, İslâm’dan uzaklaşmış, idealsiz, amaçsız, bilinçsiz başıboş topluluklar büyük bir yekünü oluşturmaktadır. Yönetim bazında; bu toplumun seçtiği temsilciler de kendilerine benzeyenlerden, kendilerinin aynısı olanlardan oluşmaktadır. Bu şekildeki, kişilerle idari yönetim mekanizması ile devlet mekanizması yara almış, bozulmuş olmaktadır. Bozulan bir idareci tabakası, yönetim ve devlet mekanizması da toplumu git gide kötü ve karanlık bir sona itmektedir. Böyle olunca da, birbirine direkt yada dolaylı olarak bağlantılı şekilde toplumda huzur, güven ve saadet ortamının yerini mutsuzluk, ümitsizlik, korku ve anarşi ortamı almaktadır. Halk bozuk olunca otomatikman idarecilerde bozuk olmaktadır. İdarecilerin de kötü idareleri toplumu anarşi ve felaketler ortamına, musibetler ortamına sürüklemektedir.

Ülkede ne zaman kötü idareciler iş başına getirilmişse; ülkenin her bir tarafında sel felaketleri, depremler, çığ felaketleri, trafik kazaları, işsizlik, yoksulluk, kıtlık ve kuraklık, ümitsizlik ve anarşi almış başını yürümüştür. Ne zaman ülkenin idaresine, fasıklar, münafık karakterliler, İslâm düşmanları getirilmişse bu kişiler kendini oraya getiren karanlık odaklara ve kişilere halkın parasını diyet olarak peşkeş çekmişler, devleti ve milleti soymuşlar ve refah  bolluk içinde yüzen elit bir topluluk tabakası oluşturmuşlardır.

Bozulmuş bir toplumun, bozulmuş idarecilerinin iktidarları döneminde, anarşi ve anarşiden ölen insanların sayıları artmış, enflasyon yükselmiş, işsizlik almış başını yürümüş, fabrikalar kapanmış, üretim ve ihracat durmuş, trafik kazalarındaki can ve mal kayıpları ivme kazanmış, içki tüketimi artmış, kumarlar yuva yıkmaya başlamış, intihar olayları çoğalmış, cinnet geçirip insan öldürme sahneleri artmış, televizyonlarda toplu bir dinsizlik ve kişiliksizleştirme propagandası başlatılmış, fikir özgürlükleri kısıtlanmış, insanlar ve Hakkı anlatanlara amansız bir susturma-sindirme hareketi başlatılmış, Müslümanlar birinci tehlike olarak ilan edilmiş. Bütün bu olup bitenlere rağmen Müslümanlar kendi köşelerine, kabuğuna çekilmişler, sinmişler, lüks ve konforlu bir hayat sürdürmeye başlamışlar, işte bütün bunlar birer musibettir, cezalandırılma, ikaz edilmedir. Herkes bunlardan dersler çıkarmalı, ibret almalı ve durumlarını yeniden gözden geçirmelidirler. Aksi takdirde musibetlerin büyüğü, daha büyüğü ve de helak edilmeyi gerektiren cezalar hak edilmiş olabilir. Her fert bu kötü gidişattan sorumludur.

Dün ve bugün Bosna’da ve Çeçenistan’da Müslümanlar büyük bir savaştan, yok olma-varolma mücadelesinden, bir sınavdan döndüler. İki Müslüman ülke İran ve Irak sekiz sene birbirleriyle savaştılar, Müslüman Müslüman kardeşini öldürdü. Yine Afganistan’da Müslümanlar müşriklerle değil kendi Müslüman kardeşleriyle savaşıyorlar, birbirlerini kırıyorlar. Filistin de bir türlü huzura kavuşamadılar, Yahudi zulmünden, işgalinden kurtulamadılar. Cezayir’de cuntanın zulmünden, diğer ülkelerde kralların ve diktatörlerin baskı ve zulümlerinden bir türlü kurtulamıyorlar. Kısacası bugün İslâm coğrafyası özgür değil, huzurlu değil, refah içerisinde değil. Yokluk, kıtlık, fakirlik, baskı ve zulümler, dayamalar sürgünler ve savaşlar içerisinde kıvranıp duruyor. İşte İslâm’dan, Kuran’dan, sünnetten kendini uzaklaştırmış toplumları Allah bu tür musibetlerle, cezalarla ikaz ediyor, imtihan ediyor, ders veriyor.

Hâlâ bu Müslümanlar bütün bunlardan niçin ibret almazlar, ders almazlar, gidişatlarını, durumlarını gözden geçirmezler.

A’raf 96: “Eğer o memleketlerin halkı, iman edip Allah’tan korkmuş olsaydılar, muhakkak ki, üzerlerine yerden ve gökten bereketler açardık. Fakat onlar, peygamberleri yalanladılar da, kendilerini yapmış oldukları küfür yüzünden yakalayıverdik.”

Önceki kavimlerden birini, işledikleri günahlar ve dinden uzaklaşmalarından dolayı, Allah helak ederek cezalandırdığını buyurmaktadır.

Aynı günahları ve sapıklığı, İslâm’ın emir ve yasaklarından uzaklaşmayı bu günlerde de yaptıkları halde, aynı şekilde helak edilerek cezalandırma yöntemini Allah, bu gün niçin tatbik etmediğini de şu şekilde bildirmektedir:

A’raf .100: “Yeryüzünün eski sahipleri azapla helak olduktan sonra, yeryüzüne varis olanlara halâ şu gerçek belli olmadımı ki, eğer biz dilemiş olsaydık, öncekiler gibi, bunlara da günahlarının cezasını verirdik. Fakat biz kalplerinin üzerlerini mühürleriz de, onlar, gerçeği işitmezler.”

Burada çeşitli musibetlerle ve acılarla ikaz edilme yönteminden sonra devam eden kalplerin mühürlenmesi olayını helak edilmeye aynı denklikte hatta daha ağır bir ceza olarak vurgulanmaktadır. Kalplerin mühürlenmesi, gerçeği görememe, anlayamama, duyamama ve devamlı, acılar, sancılar içerisinde veya imandan uzak refah ve bolluk içerisinde olma durumuyla-bir anda yok edilerek cezalandırma durumunun denkliği, aynılığı vurgulanmaktadır.

 

BAZI GÜNAHLARIN CEZASI BÜTÜN TOPLUMA GELİR

 

Bazı günahlar vardır ki, umuma şamil olur. O günahın sebep olacağı fitne ve karışıklık, getireceği sıkıntı, bela ve musibet, yalnızca o günahı işleyenleri yere sermekle kalmaz, o günahı işleyenlerle, kötülerle birlikte, o fitneye bulaşmamış, günahı işlememiş, ilgisi ve alâkası olmayan kimselere de isabet ediyor. Suçluların yanında suçsuzlarda aynı cezaya, musibete çarptırılıyor.

Enfal. 25: “Bir de öyle bir musibetten korkun ki, o, yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez. (Bu belâ başkalarına da geçer, umumi olur.) Bilinki Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”

Fitne; belaya uğramak, yahut belanın kendisi... İçlerinden bir kitlenin her ne sûrette olursa olsun, zulmetmesine, kötülük işlemesine müsamaha gösteren ki, -zulmün en şiddetlisi Allah’ın hayat nizamını terketmektir - zalimlerin yüzüne hakikatleri haykırmayan, müfsitlerin yolunu kesmeyen kişi ya da toplum elbette zalim ve müfsitlerin akıbetine uğrayıp, cezaya müstahak olurlar.

İslâm: Mutlak birleşme, yardımlaşma ve hayırlarda yarışma sistemi olduğundan, Allah’ın emirlerine uyulmadığını, kulların putlaştırılıp, Allah’ın ve peygamberin unutturulduğunu görüp de susmaları, tarafsız kalmaları bir yana, zulmün, fesat ve fitnenin, küfrün yayılıp da müslümanların da buna hareketsiz, tarafsız, bigane kalmalarına asla müsaade etmez.

İslâm da: Müminlere, iyiliği emretme ve kötülüklerden de nehyetme, uzaklaştırma görevi verilmiştir.

Bu görev her zaman ve zeminde yapılacaktır.

İyiliği emretmemek, kötülüklere engel olmamak, akide, inanç ve cihat konularında tembellik ve gevşeklik göstermek fiilleri de büyük günahlar arasında yer almaktadır.

Mesela; bir geminin dibini delmeye uğraşan kişinin fiilinin neticesi öyle bir boğulma olayını meydana getirir ki, bu fitne o geminin içinde bulunanlardan yalnızca onu delenleri ve ona yardımcı olanları değil, hiç haberi olmayanlara, hiç ilgisi olmayanlara varıncaya kadar hepsine isabet eden bir musibet  şeklinde ortaya çıkar. Belki bu işten hiç haberdar olmayanlar, daha hazırlıksız bir şekilde yakalanacaklarından dolayı daha zararlı çıkarlar. Bundan dolayı böyle umumi fitnelere meydan vermemek için, işin başından itibaren iyi korunmak, muhtemel gelişmelere karşı önceden tedbirli olmak, içtimai hadiselerde kontrolü elde tutmak o gemide bulunanların hepsine farz-ı kifaye bir görevdir. İçlerinden bir kısmı bu görevi yerine getirdiği zaman hepsi kurtulur, hiçbirisi aldırmadığı, engel olmadığı zaman da hepsi aynı şiddetle musibete uğrar.

Burada en mühim husus şu olsa gerek; burada dikkat edilecek husus, gemiyi delene mani olalım derken, bütün gemidekileri harekete geçirmek ve karışıklık çıkarıp geminin dengesini bozarak, onun alabora olmasına da meydan vermemek gereklidir.

Burada; evvela farz-ı kifayenin ifasını yüklenen bu görevi farz-ı ayın gibi icra edecekler.

Bu gemide farz-ı kifaye görevi geminin kaptanı ve ekibinedir.

İyiliği emretmek, kötülüğü de önlemekle görevli yönetici kadro, yani idarenin başında bulunan yani idareci görevini tam olarak yapacaktır, birinci sorumluluk ve farz-ı kifaye görevi ondadır. Böyle bir kadro yok ise, ya da olduğu halde görevini icra edemiyorsa, hatta karışıklığa sebebiyet veriyor ise; görev ihmal ediliyor, yerine getirilmiyor demektir. Bu durumda, herkesin kendi kendini toplumsal görevlerini yapıp yapmamaktan hesaba çekmesi gerekmektedir.

Diğer bir husus da; umumi gelişmelerin ve gidişatın akışından gaflete düşmemek, gidişatı ve olayları dikkatle, ciddiyetle izlemek ve gelişmelerin seyrine zamanında gerekli müdahaleyi yaparak, olaylara yön vermek, ve hiçbir zaman kontrolden çıkmasına izin vermemek gerekir.

Buradan anlaşıldığına göre; umumi fitne yalnızca cürümü işleyen zalimlerin cezası değil, aynı zamanda ona meydan veren gafillerinde cezasıdır.”

MAL, MÜLK, MAKAM-MEVKİ VE NİMETLERLE İMTİHAN OLUNMA

 

Allah nasıl musibetlerle, hastalıklarla, kötü hallerle insanoğlunun mertebesini ölçüyor, imtihan ediyorsa, aynı şekildeki bir imtihanı; ona mal, mülk vererek, nimetler ve ganimetler içerisinde yüzdürerek, makam ve mevki sahibi, güç ve imkanlar sahibi yaparak deniyor, sınava tabi tutuyor, imtihan ediyor.

Müslüman bilmelidir ki, mal ve mülkün, gerçek sahibi Allah’tır, insanoğlu onun sadece bir bekçisidir, emanetçisidir. Kendi dilediği gibi harcayamaz, sarf edemez, ancak Allah’ın çizdiği ölçüler istikametinde harcaya bilir, kullanabilir. Bu ölçülerin dışına çıkarak, harcar ise emanete ihanet etmiş olur, cezayı hak etmiş, malı ve mülkü kendisine fayda yerine zarar sağlamış olur.

Mal, Allah yolunda harcanmalıdır;

Bakara 177: “Allah sevgisi üzere, yahut mala olan sevgisine rağmen, malı(fakir) akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere, köle ve esirlere harcayan, namazı gereği gibi kılan ve zekatı veren... işte bu vasıfları taşıyanlar, Hakka uyan sadıklardır ve bunlar takva sahibidirler.”

Allah’ın mal ve mülk sahibi yaparak ikram sunduğu zenginler, Allah’a itaatten çıkmaya, günah işlemeye diğer kimselere oranla daha fazla meyillidirler. Mallarıyla şımarmaya, sapıtmaya, uygunsuz işlerde harcamaya veya harcamayıp biriktirmeye daha fazla yönelebilmektedirler. İşte bütün bunlardan dolayı, diğer insanlara oranla daha çok şeytana uyma eğiliminde ve hassas bir imtihan geçirme durumundadırlar.

Bakara 268: “Şeytan sizi, fakir olacaksınız diye korkutur; size cimrilik ve sadaka vermemekle emreder... Allah size kendi lütfundan bir mağfiret ve fazla bir sevap vaat ediyor.”

Herkes mal ve mülkünün emanetçisidir, nöbetçisidir. Onların gerçek sahibi ise Allah’tır. Öyleyse Allah’ın malını niçin Allah’ın rızası ve emirleri doğrultusunda insanlar harcamazlar, niçin bu gerçeği hep göz ardı ederler.

Allah bu hususu şu şekilde açık seçik beyan ediyor.

Yunus 55: “Biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır.”

Mallarını Allah yolundaki işler için harcayanlar, hayra harcayanlara Allah büyük mükafatlar vadediyor, onlara korkunun olmadığını ve onların mahzun da olmayacaklarını” buyuruyor.

Bakara 274: “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikar hayra harcayan kimseler var ya; işte onların, Rableri katında ecirleri (mükafatları) vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”

 “İnananlardan, özürsüz olarak yerlerinde oturanlarla, mal ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler birbirlerine eşit değildir. Allah mal ve canlarıyla cihat edenleri, mertebece, oturanlardan üstün kılmıştır. Allah hepsine de Cenneti vaat etmiştir. Ama Allah, cihat edenleri oturanlara, büyük ecirler, dereceler mağfiret ve rahmetle üstün kılmıştır.” (Nisa: 95-96)

Allah insanoğluna vermiş olduğu mal ve makam nimetinin üzerine gözcüler koyup bütün harcamaları, sarf edilişleri, fiilleri tek tek denetlettiriyor, kontrol altında tutuyor.

Âl-i İmran. 186: “And olsun ki, mallarınızın sarfı ve canlarınızın musibeti hakkında imtihan olunacaksınız...”

İnsana Allah tarafından bir nimet olarak verilen makam ve mevkii de çok riskli bir görev ve nimet olmaktadır. Allah’ın rızası istikametinde tasarruf ettiği bu makam sayesinde çok büyük sevaplara, nimet ve mükafatlara nail olabileceği gibi, aksi bir durum da ise çok büyük cezalara çarptırılacağı hususları da, beyan edilmektedir.

En’am. 123:“Mekke de olduğu gibi, her belde de en büyük günahkarları (yüksek) mevkilerde bulunduruyoruz ki, orada hile yapsınlar. Halbuki onlar hileyi ancak kendilerine yapıyorlar da farkında değillerdir.”

Allah makam, mevki sahibi kulunu yakın takibe alıyor, çetin bir sınava tabi tutuyor. Bu husus, Kuran’da şu şekilde yer alıyor:

Yunus 14: “Sonra, onların arkasından, sizi yeryüzünde halifeler yaptı ki, bakalım nasıl ameller işleyeceksiniz.”

En’am. 165 “Allah O’dur ki, sizi arzın halifeleri yaptı ve derecelerle kiminizi kiminizin üstüne çıkardı. (Bunun hikmeti ise) size verdiği şeylerle imtihan etmek içindir.” buyurmaktadır.

 

GERÇEK MÜMİNLER ZORLUK VE GÜÇLÜKLERE KARŞI SABIRLI VE DAYANIKLIDIRLAR, ÜMİTSİZLİĞE DÜŞMEZLER.

 

Allah günahkar kullarını bir takım musibetlerle nasıl ikaz ediyor, cezalandırıyorsa, takva sahibi kullarını da çeşitli şekillerde musibet niteliğindeki zorluklar ve güçlükler vererek onları imtihan ediyor. Allah’a bağlılıklarını, takvalarını ölçüyor. Takva sahibi gerçek müminin sabrı ve imanı şiddet darbeleri altında daha da kenetleniyor. Gerçek ölçü ve değer, zorluklara, güçlüklere karşı tahammüldür.

Zorluk, darlık ve şiddet anında bütün perdeler kalkar, basiret tecelli eder, göz alabildiğine ufukları seyre dalar ve kainatta mümin, yalnız Allah’ı görür. Hiçbir şey yok, yalnız  O var-hiçbir güç yok; yalnız Onun gücü var...Hiçbir irade yok, yalnız Onun iradesi var. Yegane sığınak O.

İşte Kur'an bu mertebeyi, bu zirve anını şu şekilde beyan buyuruyor;

Bakara 156: “Sabredenlere müjdele ki, onlar bir musibete dûçar olduklarında “biz Allah içiniz ve yine O’na döneceğiz” derler.

   Onlar, o kimselerdir ki, kendilerine bir bela geldiği zaman teslimiyet göstererek biz Allah’ın kuluyuz ve öldükten sonra da yine O’na döneceğiz derler, burulmaktadır.

Hakiki müminler için hak yolunda ölmek ya da kalmak, zorluklar, sıkıntılar içerisinde kalmak yada refah ve bolluk içerisinde olmak aralarında fark olabilir mi hiç. Kâfir olan, müşrik, günahkar olanlar, hak yolundan uzakta bulunanlar için ölüm korkutur, ürkütür insanı, zorluk ve güçlüklere dayanamazlar isyan ederler. Çabuk yorulurlar, bıkarlar, ümitlerini keserler, çırpınırlar, paniğe kapılırlar, isyan içerisine girerler.

Bakara 155: “Ey müminler, “itaatkarı asi olandan ayırt etmek için sizi biraz korku, biraz açlık biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile, and olsun imtihan edeceğiz. Ey habibim, sabredenlere lutuf ve ihsanlarımı müjdele.”

Hak Teâlanın kendilerine ihsan etmiş olduğu rahmet, mağfiret ve şehadet, mükafatların en büyüğüdür. Mallar; nefisler ve meyvelerle fedakarlığın mükafatı. Korkunun, açlığın ve şiddetin mükafatı. Terazinin bu gözü, verilen ihsanlarla daha da ağır basıyor, zira bu ihsanlar bütün maddi gelirlerinden çok ağırdır.

İşte Allah’u Teâlanın, müslümanları, o akıl almaz fedakarlıklara hazırlamak için tatbik ettiği terbiye metodu. Kendisini, Allah’a, Allah davasına, Allah’ın dinine adayanlarına Hak Teâlanın koyduğu terbiye metodu.

Bakara 157: “O teslimiyet gösterip Rabblerine sığınanlar üzerine, Rablerinden mağfiret, rahmet, “ve cennet” vardır ve işte onlar, hidayete ermiş olanlardır.”

Gerçek müminler, kimdir bu gerçek müminler, nasıl sabrederler, nasıl inanırlar, nasıl zorluklara, engellere karşı dayanıklıdırlar. Gerçek olmayan müminler kimlerdir, bunlar niçin ölümden, öldürülmekten, beladan, cihattan, mücadeleden korkarlar, dayanamazlar, kaçarlar. Kimlerdir bu takva sahipleri, nasıl takva sahibi olunur, takva sahipleri nasıl belli olurlar, takva sahibi olmanın şartları nelerdir.

Bakara 177: “Yüzlerinizi “namazda” doğu ve batı tarafına çevirmeniz hayır ve taat değildir. Fakat hayır ve ibadet, Allah’a, ahrete, meleklere, Allah’ın indirdiği kitaplara ve peygamberlere iman edenin ibadetleridir ve Allah sevgisi üzere, yahut mala olan sevgisine rağmen, malı “fakir” akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere, köle ve esirlere harcayan, namazı gereği üzere kılan ve zekatı veren kimsenin, ahitleştikleri zaman sözlerine sadık kalanların, ihtiyaç ve sıkıntı hallerinde, cihat ve savaşlarda sabredenlerin hayrıdır. İşte bu vasıfları taşıyanlar, hakka uyan sadıklardır ve bunlar takva sahibidirler.”

Gerçek mümin olmak, olabilmek için çalışmak, gayret etmek, niyet etmek. Allah’u Teali, gerçek müminleri herşeyin üzerinde tutuyor, ayrı bir değer veriyor, mükafatları sıralıyor, cennet vadediyor. Gerçek müminlerin, veremeyecekleri bir hesap, çekindikleri bir korku, uzaklarına düşen bir ümitsizlikleri gibi hiçbir meseleleri olmuyor. Gelecek endişesine, rızık endişesine kapılmıyorlar, dünya ile ilgili, madde ile irtibatlı bir mefhumları bulunmuyor. Bulunmadığına göre zorluklar, güçlükler, engeller, ümitsizlikler, gibi terimler onlar için hiçbirşey ifade etmiyor. Onlar her şeye meydan okuyorlar, her şey tek mefhumda birleşiyor. Allah’a belli olmak, gelen herzeyi Allah’tan, yapılan her şey Allah’a, gelinen nokta Allah’tan, gidilecek son nokta da yine Allah’a.

Onlar Allah’a belli olmak istiyorlar, onlar her şeyin üstüne üstüne gidiyorlar...

“Ey müminler, siz, sizden önceki müslümanların Allah yolunda yaptıkları mücadeleleri, çektikleri sıkıntı ve çileleri çekmeden öylece cennete gireceğinizi mi sandınız diyor, meydan okuyor yaratan kullarına.

Âl-i İmran. 142: “Yoksa Allah, içinizden mücadele (cihat) edenlerle “çile ve musibetlere” sabredenleri belli etmeden (iman-i telkinleri pratiğe geçirmeden) cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz.”

 

İNSANA KÖTÜ ŞEYLERİ ŞEYTAN TELKİN EDER ALLAH’TAN KORKANLARA ŞEYTAN TESİR ETMEZ

 

Şeytan kötülükleri fısıldayan, kötü işlere meylettiren yaratık. Şeytan Hz. Adem kıssasında ortaya çıkan, daha o zaman Ademoğluna düşman olacağını ilan eden yaratıktır. Allah’a isyanı ve insana olan düşmanlığı sebebiyle rahmeti ilahiyeden kovulmuş bir iblistir. Allah’ın lanetine uğradıktan sonra kin ve adavet hisleri galaya ne gelerek Allah’ın himayesine sığınmayanları sapıtmak için Allah’tan izin isteyen mahlûk.

Bakara 169: “Şeytan, size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”

Şeytan insanoğlunun apaçık düşmanıdır. Bu yüzden kendilerine hayırlı olan yolu göstermez. Düşünce ve fiiliyatta hep kötülükleri teşvik eder. Şeytan, insanlara Allah’u Teâlanın emri dışında, kendi kendilerine helal ve haram hükmü vermelerini emreder. Ve söylediği şeylerin Allah’u Teâlanın emrine uygun olduğunu zannettirir.

Şeytan insana vesvese ve ilham telkin ederek haramları, helal zannettirerek kötülüğe sürükler. Kötülükten ve fuhuştan başka bir şey emretmez. Allah’a karşı nankörlüğü teşvik eder. İnsanı kötü amellere meylettirmeyi başardığında da sevinir, gururlanır.

Nisa 118: “Allah  o İblis’i (şeytanı) rahmetinden kovdu. O da dedi ki, Muhakkak kullarından bir muayyen pay edineceğim, onları sapıklığa çağıracağım.”

 Ademoğlunu saptıracağını açıkça ilan eden şeytan, sapıklıktan başka hangi yolu gösterir insana. Beşeriyeti sapıtabilmek için, onları uzun emeller ve olmayacak kuruntularla oyalayan azgın düşman, geçici ve yalan bir lezzetten, mevhum bir saadetten, ahiretin, hesap gününün ve azabın yokluğu vehminden başka ne verebilir insana. İnsanları çirkin fiillere ve kötü yollara zorlayacağını, hayasızlıklar peşinde koşturacağını açıklayan şeytan kime ne kazandırabilir.

İnsan artık anlamalıdır ki, şeytan, kendisinin ezeli bir düşmanıdır. Onu Allah’a ortak koşmaya ve putlara tapmaya zorlar. İnsan hiç olmazsa, düşmanının kendisine kurmuş olduğu tuzaktan korunabilme şuuruna ermelidir. Bu hilekar düşmanın kıskaçlarından kurtulmak için ruhunda bir hareket bir kıpırdanış hissetmeli, Allah’a yönelmeli, ona tevekkül edip teslim olmalıdır.

İslâm; insanın şeytanla yaptığı mücadeleyi en büyük cihat olarak kabul eder.

Bir musibet anında bile şeytan derhal devreye girip, insanoğluna sabır, tahammül, bilinç yerine, feryat-ü figan etmeyi, isyan etmeyi, bağırıp çağırmayı, şikayetçi olmayı telkin eder, yönlendirir.

Bunun içindir ki, şeytanla mücadele, çetin bir mücadeledir, birinci cihattır. Şeytanla olan savaşını kazanan mümin diğer cihat kapılarını aralamış, Allah’a yakın bir kul olmuş, hayırların ve güzelliklerin kapısını kendisine aralamış olur.

Diğer bir âyeti kerimede ise;

A’raf 200: “Eğer şeytandan bir engel, seni emrolunduğun şeyi yapmaktan çevirecek olursa hemen Allah’a sığın. Çünkü O, (söylenenleri) hakkıyla işitendir, kalplerdekini tam bilendir.

İnsanoğlu her işinin başında, ortasında, sonunda, her zaman, her yerde şeytanın şerrinden Allah’a sığınacaktır. Her işe besmeleyle başlayacak, duayla bitirecek, her sözünde, işinde Allah’ı zikretmekten imtina etmeyecektir.

Allah’u Teali bu hususu şu şekilde beyan buyuruyor.

A’raf 201: “Allah’tan korkanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman, Allah’ı ve azabını düşünürler, bir de hemen bakarsın ki, onlar doğru yolu bulup şeytanın vesvesesini atmışlardır bile.”

Bir musibet ya da kızgınlık anında hemen şeytan devreye giriyor, malum görevi gereği. Kızgınlık anında şeytanın hareketlerini ters yüz ederek onu kapı dışarı atmak için Allah’ı zikretmenin, Allah’ı anmanın gerektiğine işaret ediyor bu âyeti kerimeyle Allah’u Teali hazretleri.

Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler (Araf: 201)

Gerçekten insanları hayrete düşüren net bir âyeti kerime. herzeyi bir kelimeyle özetleyebiliyor. Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler cümlesi herzeyi ifade edebiliyor.

Gönülleri Allah’a bağlayan, gafletten uyararak hidayet yolunu sağlayan o engin bağ. İşte muttakilere, takva sahiplerine bunlar hatırlatılıyor. Şayet, Allah’tan korkanlar bunu hatırlarlarsa görüş ufukları açılır, gözlerinin önüne çekilmiş olan perdeler kalkar. Ve hemen gerçeği görürler.

Şüphesiz ki, şeytanın dokunuşu kör eder kişiyi. Allah’ı anmaksa birden gözleri açar. Şeytanın dokunuşu karanlığın ifadesidir, Allah’a yönelmek ise aydınlıktır. Şeytanın temasını ancak takva duygusu silip aydınlatabilir.

Şu halde Allah’tan korkanlar için şeytanın hakimiyeti söz konusu olabilir mi hiç.

Müminler her işe başlarken besmeleyle, Allah’ı zikrederek başlarlar. Allah’ın zikredildiği bir işe şeytan giremez, ihlaslı, gerçek müminlere şeytan nüfuz edemez.

Yüce Kitabımız bu hususu da şu şekilde beyan buyuruyor.

Nahl. 99-100: “Doğrusu şeytanın inananlar ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu, sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.”

 

İNSANLAR İŞLEDİKLERİ BAZI GÜNAHLARDAN DOLAYI ZAMAN ZAMAN ÇEŞİTLİ ŞEKİLLERDE ALLAH TARAFINDAN İKAZ EDİLİRLER.

 

Allah’u Teali yeryüzünde insanları, hayatta iken işledikleri kötü fiillerinden, günah ve sapıklıklarından dolayı, zaman zaman, çeşitli şiddet ve şekiller de, hastalıklar, felaket ve musibetler taddırarak ikaz eder, cezalandırır. İnsanlar çoğu zaman bunun farkında bile olmazlar, düşünemezler, akıl edemezler.

Rum 41: “İnsanların kendi ellerinin yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat meydana çıkar, Allah bu hallerinden vazgeçerler diye onlara yaptıklarının bir kısmının cezasını tattırır.”

Allah muhakkak ki, cezada acele etmiyor, yoksa Allah insanlara işledikleri günahların cezasını hemencecik helak şeklinde verseydi, dünyada yaşayan çok az insan kalabilirdi. Şayet işledikleri günah yüzünden hemen bir musibeti ardından verseydi, imtihan olunmanın sırrı ortadan silinmiş olurdu. Dolayısıyla her şey bir denge unsuruyla mükemmel ve mucizevi bir sistemle kontrol ediliyor, korunuyor, devam ediyor.

Fesat başıboş belirmez, kendiliğinden ortaya çıkmaz ve tesadüfen de oluşmaz. Allah bazı zamanlar ibret alıp pişmanlık duysunlar diye cezalandırıyor. Yaptıkları kötülüğün ve bozgunculuğun ateşine yansınlar ve başlarına gelenlerden acı duysunlar, bozgunculuğa karşı koyarlar, belki vazgeçip, pişmanlık duyup Allah’a dönerler diye.

Buradaki cezalandırma gerçek cezanın sadece bir kısmı, ikaz bölümüne giriyor. Cezanın tamamını ise ahrette tadacaklar, asıl cezalarını  orada çekecekler.

Bu dünyada tattırıldıkları ceza, tövbe edip şirkten vazgeçerek fıtrat dinine, Hakkın birliğine, sağlam ve düzgün yola dönsünler diyedir.

Kur'an-ı Kerim bize, azabı, cezayı ve birtakım musibetlerin gelmesini gerektiren en mühim durumlardan birisini daha haber veriyor.

Nisa 144: “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kafirleri (dostlar) veli edinmeyin. (Başınıza geçirmeyin) Azabınızı gerektiren açık bir hüccet Allah’a vermek ister misiniz...” buyuruyor.

Burada yönetim kademesine vurgu yapılıyor. Baş sağlam ise gövde ve diğer organlarda sağlam olur, baş bozuk olursa bütün organlar da bozulmuş olur. Kendinizden olan, yani namazı kılan, zekatı veren ve Allah’ın tüm emirlerine harfiyen boyun eğen kişileri başınıza idareci ve vekil seçin, getirin.

Aksi olursa; yani Allah’ı tanımayan, İslâm’dan uzak, günahkar, fasık, zalim, kâfir, münafık statüsündeki kişileri şu ya da bu şekilde idarecilik, yöneticilik, hükmedicilik makamına getirirseniz, onların yaptığı tüm kötülüklerin, yanlış işlerin, isyanın, sapıklıkların sorumlusu siz olursunuz ve cezayı hak etmiş olursunuz.

En mühim ve can alıcı nokta burasıdır.

Kötü idareciler iyi idare edemezler, idare olmayan bir toplumda huzursuzluk, fitne, fesat, anarşi ortamı, günahlara olan meyil artar dolayısıyla helak olmayı gerektirecek durumlar ortaya çıkar.

İnsan nimet içerisindeyken sapıtır, nankörleşir ve günahlar işler. Buna karşılık olarak da, günahından vazgeçmesi için Allah tarafından musibete uğratılarak ceza tattırılır. Acılar içerisinde kıvranan insanoğlu, hemen Allah’a yalvarmaya, dua etmeye başlar, pişmanlık duyar. Çünkü herzeyi veren Allah’tır, azabı da, nimeti de o verir, azaltır, çoğaltır. İçinde bulunduğu musibet hafifletilip refaha ulaşınca da aynı insan eski haline, eski sapıklığına dönüyor, Allah’ı unutuyor, itaatten, duadan uzaklaşıyor.

Dolayısı ile şükür, dua, sebat, pişmanlık, doğruluk, doğru yol; nimetler içerisindeyken de, musibetler içerisindeyken de aynı kalmalıdır, olmalıdır. Hatta nimet içerisindeyken daha fazla şükür, daha fazla hakka bağlılık, hak yolunda sarfiyat gerekmektedir, en doğru olan şükür, mükellefiyet budur.

Bu durumu Kur'an-ı Kerim şu şekilde ifade buyurmaktadır;

Fussilet 51: “Biz insana nimet verdiğimiz de yüz çevirir, şükür ve duadan uzaklaşır. Ona bir zarar dokunursa, uzun uzadıya dualara başlar.”

 

GÜZELLİKLER VE FENALIKLAR KARŞISINDA MÜSLÜMAN İTİDALLİ VE SABIRLIDIR

 

İnsanoğlunun hayatında fenalıkların, kötü şeylerin önemli sayılabilecek yeri olduğu kadar, güzel ve iyi şeylerinde yeri vardır. Mutlaka insan üzülecek ya da sevinecek. Sevinmede ve üzülmede aşırılık, kötü şeyler karşısında büyük üzüntü, feryat-ü figan, hatta sonu isyan olan tutum, güzelliklerin karşısında aşırı heyacan, gururlanma, övünme hisleri. Her ikisinin de geliş sebebini mümin biliyorsa mesele yoktur.

Kur'an-ı Kerim buyuruyor;

Hadid. 23: “(Her şey yazıldı ve tespit edildi ki, dünya nimetlerinden) elde edemediğinize üzülmeyiniz ve (Allah’ın) size verdiğine de güvenip sevinmeyesiniz Allah kendini beğenip böbürlenen hiç kimseyi sevmez”

Görüş ufkunun genişlemesi, ezel ve ebed tasavvuru, hadiseleri Allah’ın isminde takdir olunan yere göre değerlendirmek, her şeyin kainatın ana projesinde yer aldığını, varolduğunu kabullenmek. İşte bütün bunlar gelip geçici hadiseler karşısında insan ruhunu değişmez ölçülere büyük ve geniş davranışlara sevk eder.

Doğrusu insanoğlu kendi özüyle bu varlıklardan kopacak olursa hadiselerin seyrine göre ya kendinden geçercesine çılgınlaşır, yahut ta feryat-ü figan eder.

Hâdiselerle münasebetinde geçici bir şeymiş gibi davranır ve her şey onun bu küçük varlığına gelip toslar.

Güzelliklerin veyahut fenalıkların canlılar için gerekli olduğunu, Allah’ın gizli ilminde bütün bunların planlanmış, değerlendirilmiş olduğunu da kabul ederse meseleye tamamıyla vakıf olunmuş olur.

Bu düşünceden hareket edersek kaderin başına getirdiği herzeyi huzur ve emniyet içerisinde karşılar. Eline geçirmediği bir şey onu kendinden geçirip sarsacak kadar üzmez. Elde ettiği bir güzelliği de, onu kendisinden geçirecek kadar sevindirmez. Her zaman Allah’ın takdiri ile birlikte gönüllü ve memnun olarak karşılar bütün hâdiseleri. Ve bir ârif kişinin olması gerekenlerin mutlaka olacağını bilmesinin hoşnutluğu içerisinde huzur ve emniyete erer. Bu öyle bir derecedir ki, ona çok az insan erişebilir: sıkıntı ve acılar karşısında kendilerinden geçmemeleri, ferahlık, güzellik anında da aşırı neşeye, sevince dalarak Allah’a teveccüh dairesinden çıkmamaları icap etmektedir.

Her ikisini de aynı şekilde değerlendirip, üzüntü ve sevinçte itidali aşmamaları icap eder.

İkrime (r.a.) der ki: “Üzülüp sevinmeyen hiçbir kimse bulunmaz. Ama söz sevinci şükür, üzüntüyü de sabır haline getiririz.”

Hud. 9-10-11: “İnsanoğluna tarafımızdan bir rahmet (sıhhat ve zenginlik) tattırıp da sonra bunu çekip alıversek, şüphesiz ki, Allah’ın ihsanından tamamen ümidini kesen, evvelki nimeti unutan, nankör bir kimse olur.

Fakat ona dokunan bir dertten sonra, kendisine bir nimet tattırsak, doğrusu benden bütün fenalıklar gitti der ve şüphesiz sevinir, öğünür.

Ancak her iki halde de sabredip, salih amelleri işleyenler müstesnadır. İşte bunlar için bir mağfiret ve büyük bir sevap vardır.

İşte bu aceleleri ve zayıf yapılı insanın gerçek sûreti içinde bulunduğu anı yaşayıp geleceği hiç düşünmeyen, geçmişi de hiç anmayan, sonra karşılaştığı şeylerden dolayı çabucak isyana dalan bir insanın gerçek görüntüsü. Elinden hayır alınınca da hemen nankörlük eder. Halbuki onu Allah bir lütuf ve ihsan eseri olarak vermiştir ona. Sıkıntılı günlerin geçip, bolluk anları gelince şımarır ve öğünür.

Sıkıntılı anlarda sabredip, sıkıntıya tahammül ederek ilahi rahmeti ve bolluğu beklemez. Bolluk anında sevincini normal seviyede tutup, nimet ile övünmekten veya her zaman yok olacağını hesaba katmaktan yana hiçbir harekete geçmez.

Sadece Sabredip te..

Şiddete sabrettikleri gibi nimete de sabredenler. Şüphesiz sıkıntılara ve zorluklara tahammül ederek zaaf ve zillete düşmekten kurtulanlar çoktur.

Güzel ameller işleyenler... Her iki halde de, şiddet anında sabır ve tahammül göstererek, nimet anında şükür ve iyilik yaparak. İşte onlara mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.

Özetle, iyi amel şeklinde kendisini gösteren sağlam ve doğru imandır ki, kişiyi şiddet anında küfredici ümitsizlikten kurtardığı gibi, bolluk anında da aşırı giden şımarıklıktan ve övüngenlikten kurtarır insanı.

Hem bolluk hem de darlık anında insan kalbini aynı seviyede tutar. Her iki halde de kalbi Allah’a bağlar, sıkıntının acı balyozları altında ezilip büzülmekten, nimetlere gömüldüğü zaman da haddini aşıp şımarıklık yapmaktan korur. Müminin her iki hali de hayırdır. Ve bu sadece mümininin vasfıdır.

 

KORKU, ÜMİTSİZLİK VE KARAMSARLIK

 

Korku, ümitsizlik ve karamsarlık. İnsan denilen varlık çoğu zaman bir girdap şeklinde iç içedir bu kavramlarla. İnsan; sevinir, korkar, üzülür, heyecanlanır, şaşırır, panikler, ümitlenir, ümidi keser, karamsar olur, derin düşüncelere dalar. Neticede biyolojik ve acz içerisinde bir varlıktır. İnsan genel olarak; ölümden, öldürülmekten, hapse girmekten, cezalandırılmaktan, kazaya uğramaktan, savaştan korkar.

İnsanın yani Müslüman korkusu olmalı, ümitsizlik ve karamsarlığı olmamalıdır. İnsan Allah’tan, günah işlemekten, hesaba çekilmekten korkmalı, Allah yolunda olduğu ve tedbirlerini aldığı sürece de korkmamalı, ümitsizliğe ve karamsarlığa asla düşmemelidir.

Çünkü, Kur'an-ı Kerim bize müminlerin Allah’tan başka hiçbir güçten, hiçbir şeyden korkmadıklarını müjdelemektedir.

Ahzap. 39: “O peygamberler ki, Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ ederler, O’ndan korkarlar ve Allah’tan başka kimseden korkmazlardı. Allah hesap görücü olarak kâfidir.”

Müminler için gerçek korkulacak durum, günah işlemek ve Allah’ın emirlerine boyun eğmemek korkusu olmalıdır.

Âl-i İmran. 175: “Sizi kendi dostlarından korkutmakta olan o şeytandır. Siz onlardan korkmayın da bana isyan etmekten korkun, eğer müminlerseniz.”

Kuran’a göre günahkar olan müminler için de hiçbir korku, ümitsizlik ve karamsarlık söz konusu değildir.

Allah’ın rahmet ve merhamet deryası geniştir, günahın büyüğünü, küçüğünü ve her çeşidini içine alır.

Allah insanı hayatın ve günahın her aşamasında yanlış yoldan dönmeye davet ediyor. Dalalet ve ümitsizlik vadisinde bocalayıp duran israfçı günahkarlara da çağrıda bulunuyor.

Zümer. 53: “(Ey Resulüm, tarafımdan kavmine) de ki; Ey günah işlemekle nefislerine karşı haddi aşmış kullarım! Allah’ın rahmetinden (sizi bağışlamasından) ümidi kesmeyiniz; çünkü Allah (şirk ve küfürden başka, dilediği kimselerden) bütün günahları mağfiret buyurur. Şüphesiz ki; O, Gafurdur, çok bağışlayıcıdır, Rahimdir, çok merhametlidir.”

Şüphesiz ki, Allah kullarına çok merhametlidir. Onların zaaflarını, aczlerini çok iyi bilir. Şeytanın kendilerine her yandan tuzak kurduğunu, onları her yönden sardığını, üstlerine süvarileri ve piyadeleri ile yürüdüğünü Allah mutlak sûrette biliyor. Şeytandır insanı korkuya ve ümitsizliğe düşüren. Şeytandır insanları günaha ve tövbeden uzaklaşmaya sevk eden.

Yine başka bir açıdan bakarsak, Müslümanlar sabrederler, sabırlıdırlar zorluklar ve güçlükler karşısında yılmazlar, bıkmazlar ümitsizliğe kapılmazlar. Çünkü yüce Allah gerçek müminleri bu şekilde tarif ediyor ve sınıyor.

Âl-i İmran. 146: “Nice peygamberler vardı ki, beraberlerinde bir çok alimler savaştı da Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı ümitsizliğe düşmediler, zaaf göstermediler. Allah sabredenleri sever.”

Nice peygamberlerle beraber yığınlarca insanlar, topluluklar mücadele veriyorlar. Karşılaştıkları belalardan, darlıklardan, şiddet ve ezalardan dolayı nefisleri hiçbir  zaafa uğramıyor. Mücadeleye devam etmek için ümitleri ve enerjileri bitmiyor. Ne çığlık çığlığa bağırdılar, hallerinden şikayetçi ve isyankar oldular ne de düşmana teslim oldular. Din ve itikat için, Allah ve insanlık için mücadele veren müminin şânı budur.

Korkmak, ümitsizliğe kapılmak, isyan etmek, kaçmak, şikayetçi olmak imanlı bir yürekte barınmayacaktır.

İnanmak ve inandığı için üstün olmak. Üstün olanlar, galip gelenler, müjdeye ve rahmete uğrayanlar, sabredenler, gevşemeyenler, üzülüp ümit kesmeyenlerdir.

Allah bu hususu şu şekilde beyan buyurmaktadır.

Âl-i İmran. 139: “Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız mutlaka üstünsünüzdür.”

Uğradığınız zaaftan dolayı üzülmeyin. Üzerinize gelen belalardan dolayı sakın gevşemeyin. Sizin inancınız, itikadınız yücedir, siz yalnız Allah’a secde eder ve yalnız ondan korkarsınız.

Onlarsa, Allah’ın yarattığı mahlukata, eşyaya secde ederler, onlardan yardım umarlar, ümitsizlik, panik içerisindeler ve kafirler korkaktırlar.

Siz Allah’ın sistemine inanıyorsunuz, onlarsa inanların yaptığı sistemlere, eksik olan yaratıkların kurduğu  düzenlere inanıyorlar. Çünkü siz bütün beşeriyete vasi, insanlığa bir rehbersiniz, onlarsa yollarını şaşırmış, kulakları sağır, gözleri kör yaratıklardır. Gerçekten inanıyorsanız, gerçekten gerçek bir mümin iseniz korkmayın, üzülmeyin, gevşemeyin, ümit kesmeyin. Kaza da kader de, güzelliklerde, musibetlerde, iyi haller, zor hallerde Allah’tandır, insanlar içindir. İnsanlar üzerinde tatbik edilirler.

Secde 16: “...(Onlar, o kimselerdir ki, geceleyin namaz kılmak için) Yataklarından kalkarlar; Rablerine azabından korkarak ve rahmetinden ümit var olarak dua ederler ..”

 

STRES VE SIKINTI HALLERİNDE MÜSLÜMAN

 

Hayatın akışı ve yaşamın esprisi içerisinde insanoğlu bir çok sürprizle, olaylarla karşılaşır. Karşılaşmış olduğu hâdiseler, olaylar, fiiller girdabından insan kıvranır durur. İnsanın lehine olan hadiseler olabileceği gibi, aleyhine olan hadiseler de vardır. İnsan neyin, kendisinin hayrına olduğunu, neyin ise şerrine olduğunu ilk başta anlayamaz.

Hayatının akışı içerisinde, Allah’ın ilminde var olan, kendisine yönelik gerçekleşen hastalık, kaza, belâ, ümitsizlik, bunalım, ölüm korkusu, açlık endişesi gibi hâdiseler karşısında çaresiz kalabilir, sıkıntıya girip isyana yönelebilir. İnsanı stres ve sıkıntıya, ümitsizliğe, acılara sürükleyecek bir çok olaylar, sebepler, gerçekler vardır, ve dünya varolduğu  sürece de var olmaya devam edecektir.

İşte burada yaratılış gayesinin bilincinde ve acı tatlı hâdiselerin geliş sebeplerinin ilahi sırrını kavrayabilen bir mümin için stres ve sıkıntıların girdabına düşmek gibi bir şey söz konusu olamaz.

Çünkü yeryüzünde hiçbir olay tesadüfi değildir, hiçbir hâdise sebepsiz değildir, hiçbir kimsede başıboş yaratılmış değildir. Her şey bir düzen, bir nizam içerisinde kendi seyrini devam ettirmektedir. İşte bu tertiplemeden sonra müslümanın bütün olumsuzluklar karşısındaki tavrı ne olmalıdır, olması gerekir sorularının cevabını bulmaya çalışacağız.

Kur'an-ı Kerim bize insanın her zaman bir musibetle, belayla, sıkıntıyla karşılaştığında bunun Allah’tan geldiğini bilmesini ve tam teslim olmasını tavsiye ediyor. Böyle bir durumda gerçek bir müslümanın stres ve sıkıntı içerisinde bulunması, bu durumunun sürmesi bundan kurtulmaması gibi bir durumun kesinlikle olmaması gerekmektedir.

Bakara 156-157: “Onlar, o kimseler ki, kendilerine bir bela geldiği zaman teslimiyet göstererek biz Allah’ın kuluyuz ve yine O’na döneceğiz” derler. O teslimiyet gösterip Rablerine sığınanlar üzerine, Rablerinden mağfiret, rahmet (ve cennet) vardır, ve işte onlar, hidayete ermiş olanlardır.

Musibetlerden kurtulmanın çaresi, sıkıntılardan sıyrılmanın tedbiri, Allah’ı zikre, namaza ve sabretmeye yönelmek olacaktır.

Bakara 153: “Ey iman edenler, sabırla ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Muhakkak Allah’ın yardımı sabredenlerle beraberdir.”

Sıkıntılardan kurtulmanın tek geçerli formülü sabırdır ve namaza yönelmektir.

Kur'an-ı Kerim’de sabır tekrar tekrar zikredilir. Allah’ın sabredenlerle beraber olduğu, cennet nimetlerine ancak sabredenlerin kavuşabileceği sık sık zikredilmektedir.

Nefsani arzuları yenmenin, şehvani ve şeytani duyguları yok etmenin, hak yolunda azimle yürümenin, fesad ve zulümlerin, cihad etmenin zorlaştığı zamanlarda insanoğlunun o ezeli ve ebedi güce sarılmaktan başka çaresi yoktur.

Namaz; kurumayan bir kaynak, bitmeyen bir hazinedir. Kalbi sükûnete ulaştırır ve azmi arttırır. Sabır ipi yalnız namazla uzar ve namazla birlikte olduğu müddetçe kopmaz. Namaz; sabra rızaullah’ı, tatlı yüzü, iç huzurunu, güveni ve yâkini ekler.

Şer hareketlerinin yayıldığı, hayır fiillerinin görülmediği yolda işaretlere rastlanılmadığı zamanlarda elbette yöneliş O’na olacaktır.

Şuurunda olarak kılınan namaz’dır, tevekkülle yapılan sabırdır, sabrın sürekli, namazın devamlı olanıdır makbul olan.

Düşmez sıkıntıya, strese ve çıkmaz yola sabredenlerle namaza yönelenler.

 Namaz, bir zerrelik damlayla, bitmez tükenmez derya arasında buluşma zamanı ve yeridir. Namaz, kaynayıp coşan bir hazinenin bu daracık kara parçası sahasından uçup, kainatı ihata eden ilahi kudretin sahasına süzülüşüdür. Namaz, kızgın çöl güneşinin altında, serin bir ağaç gölgesidir. Namaz bir ilkbahar yağmuru ve bitmeyen bir meltemdir.

Namaz, üzgün ve yorgun gönüllerin şefkatli bir el tarafından okşanışıdır. Bunun içindir ki, Resûl-ü Kibriya zorluk ve sıkıntılarla karşılaştığı anda “ Bizi namaza çağır ya Bilal” derdi. Hz. Muhammet (S.A.V.) işinin çok olduğu, yorgun zamanlarında, gönlünü ilahi haşyetin derinliklerine bırakmak için namaz kılardı.

İbadet, sonsuzun cilası, stres ve sıkıntıların panzehiridir. İbadet kalpleri açar. Allah’la kul arasındaki bağı kuvvetlendirir, işi kolaylaştırır, gönüllere nur yağdırır, ruhlara sükûnet ve huzur verir.

Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir. Allah onlarla beraberdir. Sabredenleri destekler. Müminlere sebat verip takviye eder ve tehlikeli yollarda yalnız bırakmaz. Müminleri mahdut, takatleri, zayıf kuvvetleriyle baş başa terk etmez. Yol azıkları tükenince imdatlarına yetişir. Kat edecekleri mesafeleri uzayınca azimlerini artırır.

Rad. 22: “Onlar ki Rablerinin rızasını kazanmak için sabrederler, namazı gereği üzere kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızktan gizli ve aşikar harcarlar, kötülüğü iyilikle savarlar, işte bunlar ahret saadeti onlar içindir.”

Sıkıntı ve darlıklar karşısında tek çarenin sabır ve namaz olduğunu vurgulayan Kur'an-ı Kerim sabredenlerin de cennetin yüksek mevkileriyle ödüllendirileceklerini beyan buyurmaktadır. Yani iki türlü bir mükafat. Sabrettiklerinde hem bu dünyanın sıkıntılarından kurtuluyorlar, tehlikeyi atlatıyorlar, huzurlu oluyorlar hem de ahret yurdundaki sıkıntıları atlatıp nimeti hak ediyorlar.

İşte bu gerçeği müjdeleyen Kuran’ın beyanı.

Furkan. 75: “İşte bütün bu kimseler, Allah yolundaki sabırlarına mukabil Cennet’in  yüksek mevkileriyle mükafatlanacaklar ve orada (melekler tarafından) sağlık ve selametle (dua ile) karşılanacaklardır.”

 

 

HER ZORLUĞUN ARDINDAN BİR KOLAYLIK GELİR

.

Meşakkatlerle kaplı ve çilelerle dolu geçen bir hayat. Eğlence ve oyundan ibaret olan dünya hayatı. Çilelerle ve üzüntülerle yoğrularak ömrünün sonbaharına gelen bir insan. İnsanoğlu hayatının her nefesini, her sayfasını gönlünün ve kalbinin arzu ettiği güzellikler, bolluklar içerisinde geçirmeyi ister. Her nefis, her canlı hayatta zorluklarla, sıkıntılarla karşılaşmayı arzu etmez, hayatının hep güllük gülüstanlık olmasını hayal eder. Ama gerçek olan bir şey vardır mümin için. Dünya hayatı ahretin tarlasıdır, dünya hayatı gerçekte bir oyun ve bir eğlenceden ibaret kısa bir geçiş yeridir. Ebedi yurt ve kalınacak mekan, arzu edilecek hayat ahret yurdudur, cennet mekanıdır. Dünya hayatı müminler için yaşanacak, zevk alınacak ideal bir yer değil, sıkıntı ve meşakkatlerle geçecek, yoğun bir telaş ve koşuşturmadan ibaret bir duraktır, hazırlık yeridir.

Müminin dünya hayatında süreceği her sefa ahret hayatı için bir sıkıntı, yine dünya hayatında çekeceği her çile de, ahret yurdu için bir ferahlama ve rahatlık sayılacaktır.

Her zorluğun ardından bir kolaylık gelir ifadesinde ve ilahi beyanında anlatılmak istenen gerçek ana tema bu şekilde anlaşılmalıdır.

Ancak, dünya hayatı mümin için her ne kadar bir imtihan yeri, çile yeri, hazırlık yeri ise de Allah dünya nimetlerini de gerçek olarak müminler için yaratmıştır. Dünya nimetleri müminler içindir, müminlerin rahatı, bolluğu, güzelliği ve neticede imtihan içindir.

İşte Allah’u Teali hazretleri insanlara;

İmtihan vesilesiyle verdiği zorlukların, sıkıntıların musibetlerin, hastalıkların, engellerin, ümitsizliklerin ardından bir bolluk, bir rahatlık, bir şifa, bir nimet ve güzellikler de vermektir.

Bu vesile ile zorluk ve sıkıntıların altında kalan insanı nasıl imtihana  tabi tutuyorsa, bolluk ve refahın altında bıraktığı insanı da aynı şekilde imtihana tabi tutuyor, sınıyor.

İnşirah 5: “Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık var.

İnşirah 6: “Evet muhakkak, güçlükle beraber bir kolaylık var.”

Burada insanın zorlukların içerisinde bulunduğu anda kolaylaştıran sebeplere sarılması, yönelmesi icap ediyor. Bu sebepler de, Allah’a teslimiyet, sabır ve ibadete yöneliştir. Kolay olan yol budur. Sıkıntıları hafifleten, şiddetleri yumuşatan ardında bir kolaylık bahşediyor, veriyor. Önemli olan kolaylığa yöneliş yolunu bulabilmesidir insanın.

Şüphesiz ki, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. İnsanlarla meşguliyetini bitirdiğin zaman, yeryüzü ve dünya hayatıyla ilgili çalışmalarına son verince bütün kalbinle asıl yorulması gereken, çalışılıp çırpınılması icap eden noktaya yönel, ibadet et.  Ve ancak Rabbine sarıl, O’ndan iste,Ondan bekle.

Ahzap. 3: “Allah’a tevekkül et ( güven, işini onun vekaletine bırak) sana (bütün işlerde) vekil, Allah yeter.

Zorluğun ardından kolaylığın tekerrürü için, ona yöneliş için sabrederek bekle ve dua et.

Bakara 250: “Rabbimiz, üzerimize sabrı yağdır, ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir millete karşı bize yardım et.”

İslâm, bir taraftan meşakkatli ve zahmetli; insanın hoşuna gitmeyen farzları koyarken, diğer taraftan yeni yeni pırıltılar gösterir. İnsanın hoşuna gitmeyen farzları (cihat vs.) koyarken, diğer taraftan o meşakkatleri kolaylaştıran, o acıları gideren, insanın kısacık görüşünün anlayamayacağı hayırları ve hikmetleri tahakkuk ettiriyor. İnsanın nefsini meşakkatler ve zahmetler kaplarken, çevreyi şiddet sararken bu pencerelerden tatlı tatlı yeller eser. Kim bilir belki bu acıların ötesinde, hoşa giden şeylerin gerisinde de; şerler, çirkinlikler vardır. Uzun gayeleri bilen, örtülü perdelerin arkasındakine muttali olan yalnız O’dur.

Bakara 216: “...Olur ki, bir şey hoşunuza gitmezken, sizin  o hayırlı olur ve hakkınızda şer olur. Allah bilir siz bilemezsiniz.”

O tatlı rüzgarlar derin derin eserken, insan nefsinde meşakkatler kolaylaşır. Ümit kapıları açılır.

Gönül bu geçici alemden müsterih olur. Yâkîn  ve rıza ile emre itaat eder.

İşte İslâm, fıtratı bu şekilde terbiye ediyor. Ne tabii duyguların sardığı çevreyi inkar eder, ne de mücerret meşakkatlerle işi zorlaştırır. Kulu itaate alıştırarak, umut kanatlarını gererek terbiye eder. Böylece fert, hayır olan yolda her şeyini dağıtır.

Kendisi bizzat zorlanarak değil, gönüllü olarak yücelir. İşte, İslâm fıtratı böyle terbiye eder. Ne teklifleri ağırlaştırır, ne de ilk sadmede kıvrandırır.

 

GÜNAHLARDAN DÖNMEK VE TEVBE ETMEK İÇİN ALLAH HASTALIK VE SIKINTI VERİR

.

Başı boş olarak yaratılmamış olan insanoğlunun, mutlak surette bir gözetleyici tarafından bütün fiillerinin gözetleneceği, kaydediciler tarafından kaydedildiği bilinmektedir. İnsan iyilik, sevap işleme iradesine sahip olduğu kadar, imtihanın sırrı olarak günah işleme iradesine de sahip bulunmaktadır. Kur'an-ı Kerim’de  insanın yapması, uyması gerekenler ile hayatının tüm safhasını düzenleyen bir nizam, ölçü ortaya konulmuş ve bu ölçüyle insan baş başa bırakılmıştır.

En’am. 42: “And olsun ki, senden önce bir takım ümmetlere peygamberler gönderdik; dinlemediler de, onları, şiddet ve zaruretlerle kıvrandırdık-olur ki yalvarırlar,” (tövbe ederler diye)

En’am. 43: “Hiç olmazsa, böyle şiddetimiz onlara geldiği zaman, bari yalvarsaydılar! Fakat kalpleri katılaşmış, şeytan da bütün yaptıklarını, kendilerine süslü göstermiştir.”

Allah zül celal hazretleri, nice beşeri topluluklara, günahlarından vazgeçip pişmanlık duyup tövbe etmeleri, doğru yola girmeleri için musibetlerle ikaz ettiğini açık seçik bir şekilde beyan ediyor.

Beşeriyet bu milletlerden pek çoğunu tanımaktadır. İnsanlar kendilerine hatırlatılan bu gerçekleri unutur da, karşılaştıkları şiddetler onları Allah’a yönelmeye ve Onun huzurunda boyun eğmeye tevcih etmeyince, verilen nimetler şükre, fitneden sakınmaya vesile olmayınca artık demektir ki, onların fıtratı bütünüyle fesada uğramıştır, ve bir daha ıslah olması beklenemez. Hayatları tamamen bozulmuştur ki, bir daha yaşamaları mümkün değildir. İşte bunun üzerine kurtuluşu olmayan felaket geliverir üzerlerine.

Halbuki doğruyu ve hakkı söyleyen sadece Allah’tır. Neyin ve niçin olduğunu en iyi bilen O’dur. Ve kendi rahmeti ve inayeti ile kullarına ilahi takdirinin ve kanunlarının esrarının bir kısmını, çekinmeleri ve kendine gelmeleri için anlatmaktadır.

Âyeti Kerime’de belirtildiği üzere; Hak Teali onları sıkıntı ve eziyetlerle yüz yüze getirmiştir ki, kendilerine dönsünler, vicdanları ve yaşayışları, kontrol etsinler. Olur ki, şiddetin ağırlığı altında Allah’a dönerler, O’na boyun eğerler ve yalvarırlar. İnatçılıklarını ve büyüklenmelerini terkederler. Allah’tan halis bir gönülle, üzerlerinden belayı kaldırmasını isterler. Bunun üzerine Hak Teali da onların üzerinden belâları kaldırır ve rahmet kapılarını açar kendilerine. Ne var ki, onlar kendilerinden bekleneni yapmıyorlar, Allah’a sığınmıyorlar, inatlarından dönmüyorlar. Şiddetler onlara bir şuur vermiyor, gözlerini açmıyor, kalplerini yumuşatmıyor. Zaten şeytan gerilerinden kendilerine içine düştükleri dalalet ve inadı hoş göstermektedir.

“Lakin kalpleri katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara güzel göstermektedir.”

Şiddetlerin Allah’a döndürmediği gönüller taşlaşmıştır. Artık ona şiddetin sıkıntısından doğan yumuşaklıklar tesir etmez. Ölmüştür o gönüller. Artık hiçbir baskı ona his vermez. Fıtri alıcı verici cihazları atalete mahkum olmuştur. Artık bu gafletten uyaran uyarıcıları algılamaz ve gönlünü uyanık tutarak bu canlı emirlere bağlanıp icabet etmez. Aslında şiddet Allah tarafından imtihan için verilir. Gönlü canlı bulunanlar bunun karşısında uyanıverirler. Kalplerinin kapıları açılır ve Rabbi Zulcelallerine döndürür onları bu şiddet. Artık onlara acımak, Allah’ın kendi üzerine aldığı rahmeti meyanındadır.

Ölülere gelince, şiddet hiçbir fayda vermez onlara. Yalnız Allah’ın karşısında hüccetsiz kalmalarını ve özürlerinin kabul edilmemesini sağlar. Şiddet bir bakıma onlar için bedbahtlık vesilesi ve azaba sebep olur.

İşte Hak Teâlânın yüce Resulüne ve onun peşindeki İslâm ümmetine haberlerinden kıssalar sunduğu bu milletler şiddetten faydalanmasını bilmemişler, Allah’a sığınmamışlar ve şeytanın kendilerine güzel gösterdiği döneklik ve inatlıktan vazgeçmemişler. İşte bu sırada Hak Teali onlara bolluk veriyor ve bollukta imtihan ediyor.

Bolluk da bir başka imtihan şeklidir. Tıpkı şiddet gibi. Hatta bollukla imtihanın derecesi şiddetli imtihandan daha fazladır. Ve Hak Teali kullarını şiddetle imtihan ettiği gibi bollukla da imtihan eder. Kendisine itaat edenleri ve isyankarları aynı şekilde dener.

Hem bollukla, hem de şiddetle... Şiddetle imtihan edilen mümin sabreder. Bollukla imtihan edilince de şükreder. Böyle olunca da; her iki halde de mümin için hayır vardır. Bir hadis-i şerifte bu husus şöyle ifade buyrulmuştur.

“Ne tuhaftır ki, müminin bütün işleri hayırla doludur. Ve bu hayır müminden başka kimse için yoktur. O’na bir bolluk isabet edince şükreder. Ve bu onun için hayırdır. Bir sıkıntı dokununca da sabreder. Bu da onun için hayır olur.”

KUR’AN KERİM VE NAMAZ MÜMİNLER İÇİN ŞİFADIR.

 

Kur'an Allah’ın kelamıdır, yeryüzü nizamının rehberidir. Kur'an da hiçbir konu eksik bırakılmamıştır. Kur’an âyetleri ve hükümleri müminler için şifa ve huzur kaynağıdır. Kur'an kalpleri yumuşatır, gönülleri coşturur.

İsra. 82: “Biz Kuran’dan öyle ayetler indirmekteyiz ki, müminler için şifa ve rahmettir. Zalimlerinde ancak sapıklığını artırır.”

Kuran’da şifa vardır, Kuran’da rahmet ve bereket vardır. Kalplerini iman perdesine yönlendirenlerin kalpleri aydınlanır, açılır, Kuran’daki ruh ve güven onlara aktarılır.

Kur'anda vesvese, tereddüt ve şaşkınlığı tedavi eden şifalar vardır. Kur'an ve namaz kalbi Allah’a ulaştırır, ona huzur ve sükun bahşeder, himaye ve emniyet altında olduğunu hissettirir. Hayatta memnun kalır, tereddüt, kararsızlık ve vesvese gibi hastalıkları tedavi eder. Kur'anda ruhani ve beşeri hastalıkların tedavileri mevcuttur. Kalbe arız veren afetlerden zaaf, yorgunluğu giderir, kalbe huzur ve sükunet sağlar.

Tefekkür ve şuurdaki çeşitli yönelişlere istikamet veren Kur'an bu sahanın bütün hastalıklarını da tedavi eder. Aklın haddi tecavüz etmesine fırsat vermez, faydasız şeylerle enerjisini tüketmesine mani olur ve verimli sahalarda faaliyet göstermesi için ona tam bir hürriyet tanır. Aklın sağlam ve mazbut bir program içerisinde çalışmasını ister. Onu ifrat ve tefritten alı koyarak semere verecek bir çalışmaya sevk eder.

Sürekli namazla, Kuran’a bağlı kalan insan Kuran’ın emir ve tavsiyelerine uyarak, bağlanarak kötü işlerden kendini otomatikman caydıracak, devre dışı bırakacaktır.

Yunus 57: “Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplerdeki şüpheye bir şifa ve müminler için bir hidayet ve rehber olarak Kur'an geldi...”

Muhammet 24: “Öyle olmasa, Kur'an –ı (içindeki nasihatleri) düşünmezler mi? yoksa (münafıkların) kalpleri üzerinde üst üste kilitleri mi var...”

Sâd. 29: “Sana indirdiğimiz bu Kur'an , hayır ve bereketi çok bir kitaptır. Ta ki âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri ibret alsınlar.”

Kuran’ın emri olan sabır ve namazla Allah’tan yardım istemek, mağfiret dilemek, doğru istikamete yönelmek ve Allah’a izdivaç, müminler için vazgeçilmez bir can simididir.

Bakara 45: “Bir de sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin, gerçi bu zor gelir, fakat saygılı kimselere değil.”

Kuran’a uyan günah işlemez, günah işlemeyen musibetlere, cezalara maruz kalmaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ALLAH GÜNAH İŞLEYENLERE CEZADA ACELE ETMEZ

 

İnsanoğlu yaratıldıktan akıl ve bütün nimetlerle donatıldıktan ve hak ile batılında kendisine açıklanmasından sonra dünyadaki imtihanın sırrı gereği izlenmek ve amelleri birer birer kaydedilmek üzere hür iradesine serbest bırakılmıştır. İnsan hürdür, sevap işlemekte ve günah işlemekte hürdür ve her ikisine de tabiatı gereği meyillidir. Bu meyillilik de akıl, bir denge unsuru olarak ortaya konulmuş ve akıl nimetinden ehliyeti bulunmayanlar imtihana tabi tutulmamış, amelleri kaydedilmemiş, bu kaybettikleri dünya karşılığı cennet kendilerine bağışlanmıştır. İnsanoğlu aklını iyi kullandığı takdirde her iki dünyasını da cennet etme gibi bir fırsatı vardır. Bu fırsatın çok iyi değerlendirilmesi için Allah günah işleyenlere mühlet veriyor, hemen cezalandırmıyor, tehir ediyor, tövbe etmesini, pişmanlık duymasını ve neticede bunu affetmek, bağışlamak istiyor. İnsanoğluna bu şekilde hükümranlığını, haşmetini, nimetini, rahmet ve mağfiretini, bir çok fırsatları imkanları teşrif ediyor.

Nahl. 61: “Eğer Allah zulümleri (günahları, sapıklıkları, küfürleri) yüzünden insanları (hemen) hesaba çekiverseydi, yeryüzünde kımıldayan bir tek canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir mühlete kadar geciktirir.”

Şu insan denen mükemmel yaratılışlı varlığı yaratan Allah onu bir çok nimetleriyle donatmıştır. Yeryüzünde türlü kötülükler yapan fesat ve bozgunculuk çıkaran, Allah’ın yolundan çıkıp küfre, şirke dalabilen, en şerefli konumundan aşağılarında aşağısı konumuna inebilen varlık insandır. Birbirlerine karşı isyan edebilirler, kendilerinin haricindekilere her türlü eziyetleri dokunabilir. Ama bütün bunlara rağmen Allah onlara yumuşak ve merhametli davranıyor. Onları ihmal etmemekte, izlemekte ancak mühlet de vermektedir. Kuvvetinin yanı sıra hikmetini, rahmetinin  yanı sıra adaletini gösteriyor. Ne var ki insanlar kendilerine verilen bu mühletten, bu fırsattan dolayı şımarıp gurura kapılıyorlar. Allah’ın rahmet ve hikmetini anlamıyorlar, anlamamakta direniyorlar. İşte o zaman da adaleti Rabbani ve kuvveti Rahmani yakalayıveriyor onları çepeçevre.

Tabii ki, belli bir hikmete göre düzenlenmiş süre gelince verilen mühlet kalkıyor ve adaleti ilahiyye tecelli ediyor.

“Müddetler dolunca ne bir saat geciktirilebilirler, ne de bir saat öne alabilirler.”

İnsanoğlu bu ilahi ikaz istikametinde, günah işlemişken veya günah deryasının içinde bulunuyorken; hemen cezaya çarptırılmamasını, mühlet verilmesini, fırsat verilmesini kendisi için büyük bir mükafat, rahmet ve fırsat olarak telakki edip kendisine istikamet vermelidir.

İçerisinde bulunduğu her sağlıklı, sıhhatli halini kendisine sunuluş ilahi bir fırsat, geri çevrilemeyen son ana  bir hazırlık olarak bilmeli ve icra etmelidir.”

 

 

 

 

 

ALLAH’IN AZABI VE NİMETİ BOŞUNA DEĞİLDİR.

 

Hiçbir insan başıboş yaratılmamıştır, hiçbir eşya veya varlık sebepsiz yere var edilmemiştir. Allah’ın izni ve bilgisi olmaksızın yeryüzünde tek bir yaprak bile kıpırdayamayacağına göre, Allah’ın azabı ve nimetide kesinlikle sebepsiz değildir, boşuna değildir. Allah azap ederek yada nimet göndererek kendisi için bir şey edici yada kendisinden bir şey gidici değildir.

İnsanlar Allah’a ibadet etseler bu Allah’ın mülkünden hiçbir şeyi fazlalaştırmaz, insanlar fitne fesat çıkarıp herzeyi ateşe verip harabeye çevirseler Allah’ın mülkünden bir zerre bile eksiltemezler.

Durum böyle olunca; sonuçlar boşuna değildir sebebine inmek gerek, sebebine inildiğinde ise belki sonucun değiştirilebileceği görülecektir.

Allah’ın insanlar üzerine verdiği azap ya da bolluk ve nimet boşuna değildir. İnsanın üzerine gelen azabın da nimetinde sebebi ve hikmeti vardır. İşte bu hikmeti düşünen akıl sahibi insanlar için Allah’u zulcelal hazretleri açık seçik ifade buyuruyor.  

  A’raf 94: “Biz herhangi bir memlekete bir peygamber gönderdikse, önce halkını (peygamberlerini tanımadıklarından) şiddet ve zaruretle sıkmışız ki, yalvarıp yakarsınlar.”

A’raf 95: “Sonra bu sıkıntının yerine iyilik ve selamet verdik. Derken çoğaldılar ve –Doğrusu atalarımıza böyle sıkıntılı haller olmuş, sevinçli ve geniş hallerde gelmiş dediler. Tam o sırada, hatırlarından geçmezken, ansızın kendilerini azapla yakalayıverdik.”

A’raf 96: “Eğer o memleketin halkı, iman edip Allah’tan korkmuş olsaydılar, muhakkak ki, üzerlerine yerden ve gökten bereketler açardık. Fakat onlar, peygamberleri yalanladılar da, kendilerini yapmış oldukları küfür yüzünden azapla yakalayıverdik.”

Şüphesiz ki, Allah, itaatten uzaklaşan belde sakinlerini, önce ruhları ve nefisleri ile ilgili azaplara, sonra da bedenleri ve malları ile alakalı sıkıntılara dûçar kılarak azap etmeyi irade buyuruyor. Burada elemlerle kalpleri diriltme arzusu vardır. Şüphesiz ki, acı en iyi terbiye yolu sayılmaktadır. Gizli kalmış bulunan hayır esintilerini su yüzüne çıkarma metodudur. Canlılık emaresi taşıyan vicdanlardaki hassasiyeti en iyi inceltme metodudur. Bu bir nevi, darda kalmış zayıfların rahat nefes aldıkları, darlık ve sıkıntı anında rahmet gölgesine sığındıkları en güzel gölgelik, dirilik anıdır. Evet, açıkça beyan ediyor Allah “yalvarıp yakarmaya sevk için”, “sonra bu sıkıntıyı iyiliğe çevirdik” buyuruyor.

İşte o şiddetin yerini alan bolluk, işte o zorluğun yerini alan huzur. İşte o korkunun yerini alan emniyet. Ve işte eğlence, rahatlık, yumuşaklık, bolluk, nimetler, fazlalıklar. Evet bütün bunlar hakikat anlamında denenme ve imtihan için.

Zira şiddetle denenmeye çok kimseler belki sabredebilir, şiddetin meşakkatlerine tahammül edenler bulunabilir. Şiddet, mukavemet unsurlarını da beraberinde harekete geçirir. Ve kişi dolayısı ile Allah’a yönelir ve Onun huzurunda tevazu ile niyaz eder, ilahi rahmetin gölgesinde huzur bulur. Orada bir emel ve ideal tanır. Bollukla imtihan edilmeye gelince, bu noktada sabredenler çok azdır. Bolluk insana Allah’ı unutturur, eğlence ve ganimet insanı aldatır, zenginlik insanı azgınlığa götürür ve dolayısı ile Allah’ın kullarından pek az kimse bu hususta sabır gösterebilir, bunun bilincinde olabilir. Böyle bir durumda insanlarda, umursamazlık durumu hakim olur, her meseleyi hafife alırlar. Nimet, rahat ve bolluk uzun sürünce de ruhlarındaki iman hassasiyeti zayıflar, tesirsiz bir hal almış olur. Bu tür insanlar, insanın tüylerini diken diken yapan vicdanları titreten her çeşit günahı, kötülüğü, çirkinliği işler hale gelirler. Hem de rahatça, utanmadan, normal bir hâdise gibi sapkınlıklarını sürdürürler. Onlar; Allah’ın kainat kanunlarını dikkate almadıkları gibi Hak Teâlanın bu nimetlerle kendilerini deneyip tecrübe ve imtihan ettiğini başı boş cereyan ediyormuş gibi kabûl ederler. İmtihan bu şekilde gerçekleşiyor.

Musibet de; ikaz yada takvasını arttırmak için verildiği gibi nimet de aynı şekilde ikaz yada takvayı arttırmak için Allah tarafından verilmektedir.

İşte o zaman...Gaflet anında, unutkanlık, aldanma ve isyan esnasında korkunç akıbet gelip çatıyor. “Bu yüzden onları haberleri olmadan ansızın yakalayıverdik” buyruluyor.

Evet, unutmalarına, gurura kapılmalarına, Allah’tan uzaklaşmalarına karşılık olarak. Şehvetin ipini koparmalarına, yaptıkları hiçbir hareketten utanç ve sıkıntı duymamalarına, Allah korkusunun akıllarına gelmemesine karşılık olarak Allah onları azabıyla çepeçevre ansızın yakalayıveriyor. İşte böyle devam ediyor Allah’ın yeryüzündeki kanunu. Sonuçsuz ve sebepsiz hiçbir şey yok, olmayacak da.

 

 

 

 

                    FAYDALANILAN ESERLER

 

  • Fizilâl -il Kur'an  / Prof. Dr. Seyyid  KUTUB
  • Kuran’a Göre Musibetler Açısından İnsan ve Toplum / Dr. İsmail KARAGÖZ
  • Kuran’ı Kerim ve Meali  / A. Fikri YAVUZ

 

A.Kadir DEMİRCAN’ın diğer kitapları

*Kuran’ı Kerimden Seçme Mevzular ve

 İlgili Âyetler

*A’ den Z’ ye Pratik İmam Hatip Rehberi

*Meseleler ve Kuran’dan Âyetler

*Araştırma Yazıları

*Gerçek Müminlerin Özellikleri

*Din-i Milli Açıdan Televizyon

   ve Program Yapımcılığı

*Video Kamera Fotoğrafçılık ve
 *Televizyon Yapımcılığı

*Teknik ve Pratik Fotoğraf Çekimi

*Teknik ve Pratik Kamera Çekimi

 

 

 

 

 

 

 
 
Talep Formu
İsim
Sipariş Miktarı
E-Mail
Telefon
İl
Adres
Kargo Tercihi
Mesaj
 
 
 
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam14
Toplam Ziyaret263443
Arazi Videoları
Kelepir Arazi
Köylerimiz
Saat
Hava Durumu
Anlık
Yarın
14° 6°
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.80545.8286
Euro6.53996.5661